20 EYLUL 2006 CARSAMBA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
| OZDERIN,M. msn : ozderin@hotmail.com |
20 Eylül 2006 Tarihli ve 26295 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
— Adalet Bakanlığına, Devlet Bakanı Beşir ATALAY’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
— Tarım ve Köyişleri Bakanlığına, Devlet Bakanı Nimet ÇUBUKÇU’nun Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
YÖNETMELİKLER
— Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası İç Denetim Yönetmeliği
YARGI BÖLÜMÜ
YARGITAY KARARLARI
— Yargıtay 13. Hukuk Dairesine Ait Kararlar
Tayyip Erdoğan, Erbil Tuşalp'ten 5 milyar lira kazandı
Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi, bir yazısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kişilik haklarına hakaret ettiği gerekçesiyle Birgün gazetesi yazarı Erbil Tuşalp'i 5 bin YTL manevi tazminat ödemeye mahkum etti.
(20 Eylül 2006 Çarşamba)
Davanın karar duruşmasına, davacı Başbakan Erdoğan'ın avukatı Fatih Şahin ile davalı Tuşalp'in avukatı İsmail Atak katıldı.
Şahin, Tuşalp'in, Birgün gazetesinde 6 Mayıs 2006 tarihli ''Geçmiş Olsun'' başlıklı yazısında, Başbakan Erdoğan'a yönelik ''küçük yaşta yüksek ateşli bir hastalık geçirip geçirmediği araştırılsın'' ve ''psikopatik agresif'' ifadelerini kullandığını kaydetti.
Bu sözlerle Başbakan Erdoğan'ın kamuoyuna ''ruh hastası bir kişilik'' olarak lanse edilmek istendiğini savunan Şahin, bunun Erdoğan'ın kişilik haklarına saldırı olduğunu söyledi. Şahin, bu sözlerin kabul edilemeyeceğini ifade ederek, davanın kabulünü talep etti.
Tuşalp'in avukatı Atak da yazının eleştiri sınırları içinde yer aldığını ileri sürerek, davanın reddi yönünde karar verilmesini istedi.
Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimi Ahmet Kahraman, davayı kısmen kabul ederek, davalı Tuşalp'in, Başbakan Erdoğan'a, uygulanacak yasal faizi ile birlikte 5 bin YTL manevi tazminat ödemesine karar verdi.
Danıştay Başkanvekilliği'ne Sinan Yörükoğlu seçildi
ANKARA - Tansel Çölaşan'ın Danıştay Başsavcılığına seçilmesiyle boşalan Danıştay Başkanvekiliğine, 6. Daire Üyesi Sinan Yörükoğlu seçildi.
Danıştay Genel Kurulunca yapılan seçime tek aday olarak giren Sinan Yörükoğlu, 75 üyenin oyunu alarak Başkanvekili oldu. Yörükoğlu, bu görevi 4 yıl sürdürecek. Danıştayda iki başkanvekili bulunuyor. Yörükoğlu, aynı zamanda Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Başkanlığını da yapacak. Diğer başkanvekili ise Vergi Dava Daireleri Kuruluna başkanlık ediyor.
Sinan Yörükoğlu
Sinan Yörükoğlu, Ankara Atatürk Lisesinden mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Danıştay Yardımcısı unvanıyla 31 Ocak 1973 yılında mesleğe başlayan Yörükoğlu'nun unvanı, 14 Mayıs 1981 tarihinde Danıştay Tetkik Hakimi olarak değişti. Adalet Müfettişliği, Adalet Başmüfettişliği, Ankara Bölge İdare Mahkemesi Üyeliği, Ankara İdare Mahkemesi Başkanlığı görevlerinde bulunan Yörükoğlu, 30 Kasım 1993'te Danıştay Savcılığına atandı. Yörükoğlu, 17 Ocak 2000 tarihinde Danıştay üyeliğine seçildi.
Bakan Koç, Penguen Dergisi'nden tazminat kazandı.
Ankara - Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Penguen Dergisi'ni, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un, "kişilik haklarına saldırıda" bulunduğu gerekçesiyle, 5 bin YTL manevi tazminat ödemeye mahkum etti.
Davanın duruşmasına Koç'un avukatı Bahadır Öztürk ile Penguen Dergisi'nin avukatı Tora Pekin katıldı.
Pekin, dava konusu yazının bir mizah dergisinde yayınlandığını belirterek, Kültür ve Turizm Bakanı olan bir kişinin kendisi ile ilgili yazılan mizahi yazıyı hoş görmesi gerektiğini ileri sürdü.
Dava konusu yazıyla manevi tazminat şartlarının oluşmadığını öne süren Pekin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili olarak çizilen "kedi" karikatürü hakkında Yargıtay'ın bozma kararını mahkemeye sundu.
Koç'un avukatı Bahadır Öztürk de dava konusu yazının, "Mizahi bir yazı olmadığını ve insanları güldürmek yerine düşündüren bir içeriğe sahip olduğunu" savundu.
Daha önceki savunmalarını tekrarlayan Öztürk, davanın kabulünü talep etti.
Yargıç Hüseyin Ünaldı, davayı kısmen kabul ederek, davalı Penguen Dergisi'nin, Kültür ve Turizm Bakanı Koç'a, uygulanacak yasal faizi ile birlikte 5 bin YTL manevi tazminat ödemesine karar verdi.
Ali Kırca bazı siteleri kapattırdı
Ali Kırca, mahkeme kararıyla porno görüntülerini yayınlayan internet sitelerini kapattırdı. Kırca ayrıca Vatan ve Hürriyet gazetelerine de haber yayını konusunda yasak getirtti.
atv anchormani Ali Kırca, İstanbul Kadıköy Asliye 6. Hukuk Mahkemesi'nin kararı ile porno görüntülerini yayınlayan internet sitelerini kapattırdı, gazetelerin haber yayınına yasak getirdi.
Internet Servis Sağlayıcısı şirketlere gönderilen kapama yazısında, porno görüntüleri yayınlayan adresler tek tek belirtildi. Hakimin kendisine iletilen CD'den sonra aldığı kararda, Ali Kırca'nın saygın bir kişi olduğu belirtildi.
Ayrıca, Vatan ve Hürriyet gazetelerine de haber yayını konusunda yasak getirildi.
Gazilerden Erdoğan'a tazminat davası.
Adana - Adana'da bir grup gazi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aleyhine 1 YTL'lik tazminat davası açmak için avukatları aracılığıyla nöbetçi mahkemeye başvuruda bulundu.
Avukat Gökay Sarılı, bir şehit ailesi ve üç gazi adına, Başbakan Erdoğan aleyhine toplam 1 YTL'lik manevi tazminat davası açılması için nöbetçi Adana 5. Sulh Hukuk Mahkemesine başvuruda bulundu.
Sarılı, başvurunun ardından yaptığı açıklamada, Başbakan Erdoğan'ın "askerlik yan gelip yatma yeri değildir" sözlerinin, müvekkilleri şahsında, tüm gazilerin ve şehit yakınlarının duygularını ve onurunu zedelediğini savunarak, bu zararın sembolik olarak tazmini için manevi tazminat davası açtıklarını söyled
İlk kez oluyor...
İngiltere'de görülen davada ilk kez bir İngiliz askeri Irak'ta savaş suçu işlediğini kabul etti.
Irak'ta görev yapan Duke of Lanchester taburuna mensup onbaşı Donald Payne, 2003 yılında Basra'daki görevi sırasında Iraklı sivillere insanlık dışı muamelede bulunduğunu kabul etti.
Payne'in 30 yıla kadar ağır hapisle cezalandırılabileceği belirtiliyor.
Payne, dava sırasında, 26 yaşındaki Iraklı Baha Musa'nın ölümünde rol oynadığı yolundaki suçlamayı ise reddetti.
Payne, kendisini Musa'yı döverken gördükleri iddia edilen kişileri tanıklık etmemeleri için tehdit ettiği yolundaki suçlamanın da doğru olmadığını savundu.
Baha Musa, İngiliz askeri tarafından gözaltına alındığı sırada vücudu ve başına aldığı darbeler sonucunda hayatını kaybetmişti.
Savcı, Payne'in suçunun, kabul ettiğinin çok ötesinde olduğunu iddia ediyor. Davada 6 asker daha yargılanıyor. Diğer sanıklar haklarındaki suçlamaların tümünü reddediyor.
Eski hizmetçisinden Avşar’a sigorta davası
Hülya Avşar’a, eski hizmetçisi Güner Binici tarafından sigortasız çalıştırdığı gerekçesiyle dava açıldı.
Avukat Levent Doğuş, Beyoğlu İş Mahkemesi’ne verdiği dava dilekçesinde müvekkili Binici’nin Avşar’ın Sarıyer’deki evinde 5 Kasım 2005’te temizlik ve ev işleri yapmak üzere işe başladığını, 7 Mart 2006 tarihine kadar aralıksız çalıştığını belirtti. Doğuş, 1.000 YTL maaş alan Binici’nin Avşar’ın evinde gece ve gündüz çalıştığını, 8 saatlik uyku dışında geri kalan zamanlarda çamaşır, bulaşık, misafir ağırlama ve çocuk bakımı işleri yaptığını kaydetti. Dilekçede, “Müvekkilim çalıştığı süre içerisinde sigortaya kaydı yaptırılmamıştır. SSK talebi reddedilmiştir.” denildi. Avukat, 7 Mart’ta Avşar tarafından işine tek taraflı ve haksız bir şekilde son verilen müvekkilinin sigortalı sayılması için davayı açmak zorunda kaldıklarını söyledi. Deniz Aydın, İstanbul
'Kimin iffetsiz olduğu ortada'
Kocası aleyhine açtığı boşanma davası süren Esra Anıl, ilk kez sessizliğini bozdu. İstanbul Aile Mahkemesi'nde boşanma davasına katılan Esra Anıl, aslında kocasının çok iyi birisi olduğunu ve aralarının görümcesi Rana Yosmaoğlu tarafından bozulduğunu söyledi. Kamuoyunun gündemine bomba gibi düşen Raffi Portakal, Rana Yosmaoğlu ilişkisinin herkes tarafından bilindiğini de açıklayan Esra Anıl, "Raffi Portakal'ın Rana Yosmaoğlu ile olan ilişkisi artık kamuoyu tarafından biliniyor. Raffi Portakal'ın kızının Rana Yosmaoğlu'na söylediği 'çekil hayatımızdan' sözleri benim için de geçerli. Beni iffetsizlikle suçlamıştı. Ama kimin iffetsiz olduğu ortaya çıktı" dedi. Bu arada Raffi Portakal'ın eşi Zuhal Portakal'dan ayrılma noktasına geldiği iddia edilen Rana Yosmaoğlu'nun kocasına karşı bir süre önce boşanma davası açtığı ortaya çıktı. Rana Yosmaoğlu'nun, Fenerbahçe kız basketbol takımının eski menejerliğini yapan kocası Murat Yosmaoğlu'na karşı boşanma davasında 'şiddetli geçimsizlik' nedeniyle boşanmak istediği iddia edildi.
Çevirmenlere de 301`den dava
John Tirman`ın `Savaş Ganimetleri: Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli` adlı kitabın yayımcısının yargılandığı davaya, kitabın çevirmenleri de ek iddianameyle sanık olarak dahil edildi
ESRA ALUS İstanbul
Amerikalı yazar John Tirman`ın `Savaş Ganimetleri: Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli` adlı kitabın çevirmenleri, düzenlenen ek iddianameyle hakim karşısına çıktı.
Aram Yayıncılık Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Fatih Taş`ın yargılandığı dava dosyasına ek iddianameyle çevirmenler Lütfi Taylan Tosun ile Aysel Yıldırım da sanık olarak dahil edildi. İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi`nde görülen duruşmaya Taş ile çevirmenler Tosun ve Yıldırım katıldı. Düşünceye Özgürlük Girişimi üyeleri, Uluslararası PEN Yönetim Kurulu üyeleri, Uluslararası Af Örgütü temsilcileri ve Aram Yayıncılık çalışanları izleyiciler arasında yer aldı. Çevirmenler, meslekleri gereği kendilerine iş olarak verilen kitapları hiçbir ayrım yapmadan para karşılığında farklı dillere çevirdiklerini belirterek, beraat talebinde bulundular. Basın Kanunu`na dikkat çeken sanık avukatları, basılmış eserler için dava açma süresinin 4 ay olduğunu belirterek, davanın zaman aşımından düşürülmesini talep ettiler. Duruşma, eksikliklerin giderilmesi için 29 Kasım`a ertelendi. Özgürlükler tehdit altında
Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Taş, davanın Türkiye`nin demokrasi yolunda ilerlemesine hiçbir katkısının olmayacağını söyledi. Duruşmayı izleyen Uluslararası Af Örgütü Fransa Şubesi Türkiye Koordinatörü Claude Edelmann davayı `Dünyada eşi benzeri olmayan bir dava` olarak nitelendirdi. Edelmann, `Gazeteciler de tercümanlar da görevi gereği her türlü haberi ve çevirilerini yapma özgürlüğüne sahiptir. Bu PKK ile ilgili bir haber ve yazı da olabilir. Ama Türkiye`de kişilerin özgürlükleri tehdit altında` dedi. İddianamede, yayımcı Taş`ın, TCK`nın 301/1 maddesi uyarınca `Türklüğü, Cumhuriyeti ve TBMM`yi alenen aşağılamak` ve 5816 sayılı yasanın 1/1 ve 2. maddelerinde belirtilen `Mustafa Kemal Atatürk`ün anısına alenen hakaret etmek`ten cezalandırılması isteniyor. TCK`nın 301/1. maddesinden yargılanan çevirmenler Tosun ile Yıldırım için de 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası isteniyor.
Saddam rest çekti, hakim kovdu
Irak'ta Enfal davasında yargılanan devrik lider Saddam Hüseyin ve 6 eski Iraklı yetkilinin avukatları, mahkeme başkanının değiştirilmesini protesto etti. Mahkeme başkanı ise saddamı mahkemeden çıkardı. İşte restleşme anları:
Irak'ta Enfal davasında yargılanan devrik lider Saddam Hüseyin ve 6 eski Iraklı yetkilinin avukatları, mahkeme başkanının değiştirilmesini protesto ederek mahkeme salonunu terk etti.
Irak hükümetinin "tarafsızlığını kaybettiği" gerekçesiyle görevden aldığı yargıç Abdullah El Amiri'nin yerine getirilen yargıç Muhammed El Ureybi'nin, duruşmasının başlamasından sonra oturmayı reddeden Saddam Hüseyin'i mahkeme salonundan attığı da belirtildi. Yargıcın, "Onu mahkeme salonundan çıkarın" dediği ve devrik liderin, muhafızların eşliğinde dışarı çıktığı bildirildi
Tecavüzle suçlanan 405 asker beraat etti
Mardin'in Derik İlçesi'nde 1993-94 yıllarında gözaltına alınan 34 yaşındaki Ş.E.'nin defalarca kendisine tecavüz ettiğini ve kendisine kötü muamele ettiğini öne sürdüğü aralarında subayların da bulunduğu 64'ü subay 405 asker beraat etti.
DHA - Almanya'ya iltica etmek için başvurusu kabul edilen ve bu ülkede evlenen Ş.E. 1993 ve 1994 yılında Mardin’de üç kez gözaltına alındığını ve sürekli kötü muamele ve tecavüze maruz kaldığını öne sürdü. Ş.E.'nin iddiası üzerine Mardin 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde 405 asker hakkında 2003 yılında, Mazıdağı İlçesi'nde de 45 asker için Mazıdağ Ağır Ceza Mahkemesi'nde tecavüz ve işkence suçlamasıyla iki ayrı dava açıldı.
Ş.E.'nin avukatlarının başvurusu üzerine Yargıtay davanın geçen yıl Çorum'un Sungurlu İlçesi'nde görülmesine karar verdi. Mahkenin başvurusu üzerine Türkiye'nin Almanya Büyükelçiliği görevlilerinin bulduğu Ş.E., adli tıp kurumunda muayene olmayı ve sanıklarla yüzleşmeyi kabul etmedi. Sungurlu Ağır Ceza Mahkemesi, askerlere yöneltilen suçlamalara ilişkin yeterli ve inandırıcı kanıt bulunmadığını bildirerek beraat kararı verdi.
Ş.E. Mardin'in Mazıdağı İlçesi'nde o dönemde görev yapan 45 askere yönelik aynı suçlaması üzerine açılan davanın da tamamlanma aşamasına geldiği belirtildi.
Temel kanun olarak 2 bölüm halinde ele alınan 53 maddelik yasa, iskan ve köylerde fiziksel yerleşimin düzenlenmesinde alınacak tedbirleri ve iskan edilenlerin hak ve yükümlülüklerini yeniden düzenliyor. Kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılacak baraj, koruma alanı, havaalanı, karayolu, demiryolu ve fabrika inşaatı gibi amaçlarla yapılan kamulaştırmalar sonucu yerlerini terk etmek zorunda kalan aileler, talep ettikleri takdirde İmar ve İskan Bakanlığı tarafından gösterilecek yerlerde iskan edilecekler.
Yasa tasarısında, çifte vatandaşlık hakkının AB ülkesi vatandaşlarının yanı sıra AB ile ortaklık anlaşması bulunmasından dolayı Türk vatandaşlarına da tanınması isteniyor.
Vatandaşlığa geçiş süresinin de 8 yıldan 6 yıla düşürülmesi istenen yasa tasarısında, birinci kuşak yabancılardan talep edilen Almanca bilgisi seviyesinin de düşürülmesi istendi.
Tasarıda ayrıca, Alman vatandaşlığını aldıktan sonra başka bir vatandaşlığa geçenlere, bunu, aldıkları vatandaşlığı geri vererek telafi etme hakkı tanınması gerektiği belirtildi.
Yeşiller Partisi Berlin eyalet meclisi milletvekili Özcan Mutlu, bu konuda yaptığı açıklamada, mevcut vatandaşlık yasasının 6 yıldan bu yana tecrübe edildiğini ve eksikliklerinin ortaya çıktığını belirterek, “Söz konusu yasa tasarısıyla bu eksiklikler giderilmeye çalışılıyor” dedi.
AA-Güler, Petrol Platformu Derneğinin Ankara Hilton Otelinde verdiği resepsiyonda yaptığı konuşmada, Petrol Yasası'nın çıkması yönünde sektörde beklentilerin bulunduğunu ve bu konuda hazırlıkların tamamlandığını söyledi.
Petrol yasasının oldukça önemsediklerini, kanunun bir an önce çıkmasının en büyük arzuları olduğunu ifade eden Güler, bu nedenle sektörden tüm kesimlerinden destek beklediklerini söyledi. Doğalgaz konusunda da yapılan zamları tam olarak yansıtmadıklarını ancak bunun kendilerine zarar olarak yansımadığını ifade eden Güler, doğalgazla ilgili çapraz sübvansiyon olmadığını, hükümet olarak sübvansiyon uygulamadıklarını söyledi.
Kontrat devri çalışmalarının da devam ettiğini anlatan Güler, BOTAŞ'ın ve bakanlığın çalışmalarının son durumu hakkında bilgi verirken, yapılanların ve yapılacakların birer ilk olduğunu ve oluşumların zaman gerektirdiğini söyledi.
Gerçekleştirilen başarıların zor çalışmalar olduğuna işaret eden Bakan Güler, “bu işler sıcak otel salonunda rahat görülmez, araziye çıkmanızı tavsiye ederim” dedi. Sektörde bundan sonra kimsenin monopolden bahsetmeyeceğini belirten Güler, bundan sonraki süreci “bilek güreşi” olarak niteleyerek, dürüst olan ve rekabet edebilenin güreşi kazanacağını ifade etti.
Meclis’te AB uyum yasaları görüşülmeye başlandı. “AB’nin müzakere şartı olarak istediği yasalar” olarak algılanan bu yasalar aslında ülkenin idari, sosyal ve demokratik kalitesini yükseltecek. Şu yanılgıdan bir türlü kurtulamıyoruz: Avrupa bize yasaları dayatıyor! Hayır kardeşim, bu yasalar bizim için, geleceğimiz için, şeffaflık için, entegrasyon için lazım. Özgürlükten, demokrasiden kimseye zarar gelmez. Duygusal tepkimelerle ancak his dünyamızı tatmin ediyoruz. Oysa aklı selim, makul olanı gerekli kılıyor. Nedir makul olan? Bu ülkenin ve insanlarının daha müreffeh, daha özgür bir hayata sahip olması için demokrasinin çıtasının yükselmesi, devletin şeffaflaşması ve ekonominin dünya ile entegre olmasıdır. Uyum yasaları veya yapısal reformlar bu amaca hizmet ettiği için önemlidir, AB istediği için değil. “Dış güç, sinsi tuzak” paranoyası, bu güzel ülkenin geleceğini bulutlandırıyor. Bu ülkede olan biten her şeyi, “kurgulanmış büyük ve sinsi bir planın parçaları” olarak görmekten vazgeçip geleceğin aydınlık olduğunu farkettiğimizde, bu paranoya da kendiliğinden bitecektir.
(ANKA)- 9’ncu Uyum paketi kapsamında TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesine başlanan özel öğretim kurumları yasa tasarısı, CHP ve AKP’liler arasında cumhuriyetçilik dindarlık tartışması yaşanmasına yol açtı.
Alınan karar uyarınca temel yasa olarak iki bölüm halinde görüşülmesine başlanan tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlandı. 1.Bölümün maddelerinin oylamasına geçildi, ancak CHP’nin 1.maddeyle ilgili önergesinin oylanmasında toplantı yeter sayısı olmadığı gerekçesiyle birleşime ara verildi.
Tasarının geneli üzerinde konuşan CHP Sinop Milletvekili Engin Altay, Ankara yerine Bursa’da olmayı tercih eden Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in salonda bulunmamasını eleştirdi. Engin, özel okullarla ilgili tasarının görüşüldüğü sıralarda komisyon sıralarında Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un oturduğunu vurgulayarak, bunun bir rastlantı mı yoksa AKP’nin özel okullara bakışının yansıması mı olduğunu merak ettiğini söyledi.
Görüşmeler sürerken daha sonra sırasıyla Devlet Bakanı Mehmet Aydın ile Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener’in Genel Kurul’da komisyon sıralarında oturması dikkat çekti.
CHP’li Altay daha sonra konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bu AB dayatmalarının tadı kaçmıştır. Sizin de içinize sinmeyen pek çok yasa 5, 6’ncı uyum yasalarıyla gelip geçmiştir. Yerlerde sürünen bir Türkiye'nin AB’ye giden sürecine evet demek mümkün değil, benim kanıma dokunuyor onuruma dokunuyor. AB’ye evet, ama ulusal onurumuzu incinerek AB’ye gidiyorsak bu bana dokunuyor. Size dokunur dokunmaz onu bilmem. Bu yasa bize göre uyum yasası değil ipotek yasalarıdır. Her geçen gün artan isteklere, ya istiklal ya ölüm şiarıyla kurulmuş bu meclisin daha fazla tahammül etmesi mümkün değildir. Bizim parti olarak şahıs olarak özel okullara alerjimiz yok. Bizim bir alerjimiz var, cumhuriyetin temel değerlerini içine sindiremeyen herkese alerjimiz var.”
Özel okulların su ve elektriği resmi okullarınki kadar değil daha ucuz olan camilerinki kadar olmasını AKP’lilere öneren Altay, AKP’lilerin attığı laflar üzerine, “Bizim dindarlığımızı ölçecek konumda değilsiniz” diyerek tepki gösterdi.
AKP Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan ise, “Cumhuriyeti siz kurmadınız her partiyi olduğu gibi cumhuriyet de sizi kurdu. Sizin yaptığınız ancak İran’daki cumhuriyet muhafızlarının yaptığı gibi onu bunu kollamaktır” diyerek CHP’lileri eleştirdi. Doğan, bugüne kadar kendisini polemikte yenen kimse olmadığını belirterek kendisine sataşılmaması uyarısında da bulundu. Doğan, misyonerlik faaliyetlerinin CHP döneminde daha fazla olduğunu da öne sürdü.
CHP’li Engin Altay ise konuşmasında AKP’lileri, tasarının azınlık okullarını düzenleyen 5’nci maddesi konusunda uyardı. Altay, “Misyonerlik faaliyetlerinin resmi okul statüsü içerisinde yeniden hortlatılmasına içiniz elveriyorsa, burada ne kadar dininize bağlı olacağınıza vereceğiniz oylarla gösterin” dedi. Daha sonra konuşan CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç da aynı uyarıyı sürdürürken, “5’nci madde bir tuzaktır. Türkiye üzerinden bütün beklentilerini ne yazık ki sizin üzerinizden gerçekleştiriyorlar. Ya oy vermeyin ya da bu tasarıyı geri çekin” dedi.
Bakan Unakıtan, Güler Sabancı'nın Ankara'da verdiği resepsiyona katıldı
Belediye gelirleri yasasında değişiklik öngören yasa taslağına ilişkin bir soru üzerine Unakıtan, söz konusu taslağın TBMM'ye henüz sevk edilmediğini, Meclis'e sevk edildikten sonra görüşüleceğini söyledi. Bazı basın organlarında yer alan haberlerde değişiklik ile yeni vergilerin getirilmiş gibi bir hava meydana getirildiğini belirten Unakıtan, şöyle konuştu:
''Onlar bana göre tamamen yanlış. Bununla ilgili bir açıklama yapılmasında fayda var. Yeni vergiler gelecek diye bir şey söz konusu değil.''
"Otopark parası kanunda zaten var"
Araçlardan günlük 7 YTL otopark parasının alınmasının öngörüldüğünün hatırlatılması üzerine Bakan Unakıtan, araçlardan otopark parası alınmasının yeni konmuş bir madde olmadığını, kanunda zaten var olduğunu ancak uygulanmadığını söyledi.
Bir gazetecinin emlak vergisinde düzeltme yetkisi verilen belediyelerin bazılarının bu yetkiyi artış yönünde kullanmasını nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine de Unakıtan, ''bunları okudum, nerede ne kadar artmış onla yakından ilgilenilecek. Önce onunla ilgili doğru bilgi alayım'' dedi.
Memur maaş zamlarına ilişkin bir soru üzerine de Unakıtan, bu kararın hükümete ait olduğunu, konuyla ilgili Bakan Mehmet Ali Şahin'in ilgilendiğini belirtti.
Meclis'in gündemi yoğun
Yurtdışından gelen göçmenlerin, yerleri kamulaştırılanların, göçebelerin ve milli güvenlik nedeniyle yerlerinin değiştirilmesine karar verilen köylülerin iskanına ilişkin esasları belirleyen İskan Kanunu Tasarısı, TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi.
Temel yasa olarak görüşülen tasarının maddeleri üzerinde altı önerge verilmesine karşılık bunlardan sadece AK Parti Çankırı Milletvekili Tevfik Akbak'ın ifade düzeltici iki önergesinin işleme alınmasına, CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol tepki gösterdi.
Birinci bölümü kabul edilen İskan Kanunu tasarısına göre:
# Kanuna göre, Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olmayan yabancılar ile Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı bulunup da sınır dışı edilenler, güvenlik bakımından Türkiye'ye gelmeleri uygun görülmeyenler, göçmen olarak kabul edilmeyecek.
# Yurda toplu olarak gelen göçmenlerin, sınırlardan girdikten sonra işlemleri tamamlanıncaya kadar bakım, beslenme ve barınma ihtiyaçları, Kızılay'ın da yardımlarıyla Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nca karşılıksız sağlanacak.
# Bakanlığın gösterdiği yerlerde iskanı kabul etmeyenlerin hak sahiplilik durumları, Mahalli İskan Komisyonu'nca iptal edilecek.
# Türkiye'ye kabul edilen ''iskanlı göçmenler'', şartların elverdiği yerlerde, Bakanlıkça uygun görülecek yerlerde iskan edilecek. Ancak Türkiye'ye geldikleri tarihten itibaren 2 yıl içinde iskanını istemeyen göçmenler iskan edilmeyecek ve Bakanlıkça yapılmakta olan karşılıksız yardımlar kesilecek.
# Göçebeler, Bakanlıkça uygun görülecek yerlere, kanun hükümleri gereğince iskan edilecek. Ancak iskan duyurusu tarihinin bitiminden itibaren 6 ay içinde başvurmayan aileler iskan edilmeyecek.
Kanun yürürlüğe girdikten itibaren iki yıl içinde başvurmayanlar ile Bakanlığın yapacağı iskan yardımını istemeyenler, gösterilen yeri kabul etmeyenler veya terk edenler, ikinci bir iskan talebinde bulunamayacaklar.
Geçici maddelerle birlikte 53 madden oluşan tasarı, 2 bölüm halinde temel kanun olarak görüşüldü.
Tasarının yasalaşmasının ardından Başkanvekili Sadık Yakut, yarın saat 15.00'de toplanmak üzere birleşimi kapattı.
AK Parti, Sayıştay Kanunu teklifinde değişikliğe gidiyor. Buna göre, Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı'nın bugüne kadar gizli tutulan tüm harcamaları Sayıştay denetimine verilecek.
Ancak AK Parti grubu, önümüzdeki hafta Meclis Genel Kurulu'nda görüşülmesi beklenen teklif üzerinde yeni bir değişikliğe gitti.
Plan ve Bütçe Komisyonu'nda yeniden ele alınan teklifte, denetim raporlarını açıklama yetkisi Sayıştay'dan alınarak Bakanlar Kurulu'na veriliyor.
Raporların duyurulması da Bakanlar Kurulu'nca çıkarılacak bir yönetmeliğe göre düzenlenecek.
Böylece, teklifin son haliyle TSK, MİT, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün tüm harcamalarına ilişkin denetimleri Sayıştay tarafından yapılacak.
Teklif yasalaşıp yürürlüğe girdiğinde, TSK'nın elindeki mallar ve silah alımları dahil tüm kamu kurum ve kuruluşlarının harcamaları Sayıştay denetimine girecek.
Tekilf yasalaşamamıştı
Teklif, hükümet ile askerin uzlaşma sağlayamaması nedeniyle geçtiğimiz dönem yasalaşamamıştı.
AB sürecindeki şeffaflaşma anlayışı gereği Silahlı Kuvvetler'e ait harcamaların denetim altına alınması için daha önce Anayasa'da değişikliğe gidilmiş, gerekçesinde ise AB 2002 İlerleme Raporu'na atıfta bulunulmuştu.
İnternet'i tarayacaklar ve uluslararası bir operasyon için dünyadan işbirliği isteyecekler...
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Avrupa Birliği'ne uyum çabaları çerçevesinde gündeme gelen dokuzuncu reform paketindeki yasa tasarısı ve tekliflerini 1 Ekim'e kadar yasalaştırmayı hedefliyor.
Joost Lagendijk
Lagendijk bu hafta Türkiye'de olacak
Saliha Çolak - Ankara
Çok sayıda gazeteci ve yazarın yargılandığı 301'inci maddenin son mağduru olan yazar Elif Şafak, romanında Türklüğü aşağıladığı suçlamasıyla 21 Eylül'de hakim karşısına çıkacak. 301'inci maddenin kaldırılması için bastıran AB, duruşmayı izlemek üzere çok sayıda temsilci gönderecek. Kritik duruşma nedeniyle 301'inci madde Ankara gündeminin de ilk sırasına yerleşti. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Gül'ün AB ile müzakerelerde sıkıntı yaratan bu maddenin bir an önce değiştirilmesini istediği belirtiliyor.
Avrupa Birliği Genel Sekreterliği de aynı görüşü savunuyor. Ancak Adalet Bakanı Çiçek'in, öncelikle Şafak'ın davasının görüleceği 21 Eylül'ün beklenmesini, davanın seyrine göre değişikliğin düşünülmesini istediği ifade ediliyor. Çiçek, dün de gazetecilerin bu konuda soruları üzerine, "301'in değişmenin şu an gündemimizde değil" dedi.
AK Parti Grup Başkanvekili İrfan Gündüz ise, maddenin Ekim ayında Meclis'te yapılacak bir düzenlemeyle değiştirilebileceği sinyalini verdi. "Düşünceye pranga vurulmaz" diyen ve düzenlemeye karşı olduğunu ifade eden AKP'li Gündüz, SABAH'ın soruları üzerine şunları söyledi: "301. madde ile ilgili girişim Ekim'den itibaren gündeme gelebilir. Meclis'te Ekim başına kadar sadece uyum paketinde yer alan 9 yasayı görüşeceğiz. Biz parti ve hükümet programında 3 özgürlüğe önem verdiğimizi sürekli söylüyoruz. Düşünce, inanç ve girişim özgürlüğü. Düşünceye pranga olmaz. Yazar Elif Şafak'la bu konu tekrar gündeme geldi. Bırakın insanlar düşündüğünü ifade etsin. Tartışmadan doğru veya yanlış olduğunu nasıl anlayacağız. Düşünce beyin kıvrımlarında kalmamalı. Yanlış ise zaten su gibi akar gider, doğru kalır. 301. madde problemi Meclis zamanında açıldığında gündeme gelir ve düzeltilir. Bu kaldırılmalıdır. Zamanlaması konusunda hükümet ve ilgili bakanlığın görüşü alınır ve öyle bir adım atılır."
Ankara Balgat'taki Protestan kilisesine önceki gün kuru sıkı tabancayla giren kişi tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Kanunun kuruma başvuru ve yapılacak işlemlerle ilgili maddesi 1 Ekim 2006'da, diğer maddeleri ise 1 Temmuz 2007'de yürürlüğe girecek. Kanun hükümleri, mahalli idarelerin eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışları hakkında kanun bütünüyle yürürlüğe girdikten 1 yıl sonra uygulanacak.
Şafak davası için savcılar göreve çağrıldı
Barış ve Yurttaş Girişimi`nden bildiri: `Mahkeme basanlar, TCK`nın 220. ve Terörle Mücadele Yasası`nın 1. maddesine göre suç işliyor`
Evet, Meclis'in Avrupa Birliği reformlarını görüşüp yasalaştırmak için olağanüstü toplandığı gün, AB ile aramızdaki en önemli sorun noktalarından biri olan Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesinin değiştirilip değiştirilmemesine ilişkin fikir ayrılığından söz ediyorum.
'Avrupa istiyor diye yasa mı değiştirilir' diyerek giderek daha aşırı milliyetçi bir çizgiye kaymakta olan Adalet Bakanı -ki bugüne kadar çıkarılan bütün AB reformlarında o bakanın imzası ve ısrarı var- ile halen hükümet içinde AB konusunun en büyük ve galiba da tek destekçisi olarak kalmış olan Dışişleri Bakanı eminim aralarında bir fikir ayrılığı olduğunu yalanlayacak.
Ancak görünen köy kılavuz istemiyor. Türkiye, hatırlayın, Kopenhag Kriterleri'ni henüz tam olarak yerine getirmedi, AB terminolojisiyle konuşacak olursak bu konudaki 'kritik eşiği' geçti sadece.
Şimdi yeniden ülkemizde düşüncelerini ifade ettikleri için insanlar hapse mahkûm olmaya ve pek yakında da cezaevlerine girmeye başlayacak olurlarsa Türkiye o 'kritik eşik'ten geriye düşebilir. Durum sanıldığından çok daha ciddi.
Bakın, yarın sabah Elif Şafak'ı yazdığı romandaki bir karakterin sözlerinden ötürü yargılayacağız.
Bir başka romancı bir hırsız veya katilden söz eden bir roman yazsa onu da 'Suçu övmek'ten mi yargılayacağız?
Elif Şafak'a yönelik suçlamanın doğasındaki bu saçmalık bir yana, 301'in değiştirilmesi artık şart oldu. Çünkü bu maddenin kendisi ifade özgürlüğünü engelliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihadına girmiş haliyle söyleyeyim, düşüncesini ifade edenleri hapisle tehdit etmek bile (yani mahkûm etmeye gerek yok, hapis tehdidiyle yargılama olasılığının bulunması yeterli) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ihlali kabul ediliyor.
O yüzden, bizdeki 'Uygulamayı görelim' lafları da boşuna. Kaldı ki uygulamayı da gördük, bu maddenin Hırant Dink ve Eren Keskin için nasıl kullanıldığını, Yargıtay'ın maddeyi nasıl yorumladığını da gördük.
'Uygulamayı görelim'den hemen sonra, özellikle Cemil Çiçek'in çok kullandığı bir argüman da, 'Avrupa'nın her yerinde bu tür madde var ceza kanunlarında' argümanı. Birincisi bu tam olarak gerçeği yansıtmıyor. Bizdeki maddenin kelimelendirmesiyle onun Avrupalı benzerlerinin kelimelendirmesi aynı değil. Ama aynı olduğunu kabul etsek bile bir de şuna bakmamız gerekmez mi: Acaba diyelim İtalya'da ilgili maddeden son bir yılda kaç dava açıldı, bizde kaç? Geçenlerde Radikal'de bir bilanço koymak istedik, sayfamıza sığdıramadık tam listeyi.
Son olarak bir de, 'Bizde yasalardan çok kafaların değişmesi gerek' argümanı var. Buna katılıyorum elbette ama kafaların değişmesini bekleyene kadar yasaların değişmesi daha kolay ve daha çabuk değil mi?
'Bugün 301'i kullananlar yarın başka bir maddeyi kullanır' deniyor. O gün geldiğinde o maddenin de değişmesi için çaba sarf edilir. Çünkü önemli olan, kimsenin fikirlerini ifade ettiği için hapse girmemesi, hatta hapis tehdidinin hiç bulunmaması.
Hükümetin 301 inadı hiç de iyiye işaret değil.
NOAM Chomsky ve Joost Lagendijk.
Erdal ŞAFAK - SABAH
Milletvekilleri de 9 tasarı ve öneriden oluşan 9'uncu paketi 10 günde yasalaştırmak için mesaiye başladı.
Böylece açıklanması 24 Ekim'den 8 Kasım'a ertelenen İlerleme Raporu'nda hiç değilse "Müzakereler başladı reformlar durdu" eleştirisi yumuşatılabilecek.
Yeni paketin en önemli ve hassas maddesini "Vakıflar Yasa Tasarısı" oluşturuyor.
Önemli; çünkü 70 yıllık bir soruna neşter vuruyor. Hassas; "Cemaat vakıfları" gibi netameli bir konuya el atıyor.
Ama kimseye yaranamıyor: Tasarıyı hukukçular "Muğlak" buluyorlar, azınlıklar "Yetersiz", karşıtlar "Teslimiyetçi!"
Hukukçulara göre, tasarı Türk ve azınlık vakıflarına farklı statüler getirerek "Eşitlik" ve "Ayrımcılık yasağı" ilkelerini çiğniyor. Bu da Anayasa'nın 2 ve 10'uncu maddelerine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 14'üncü maddesine, Lozan Antlaşması'nın 40'ıncı maddesine açıkça aykırılık oluşturuyor.
Azınlık sözcüleri de benzer görüşleri savunuyor, geçici 9'uncu maddeyi örnek gösteriyorlar. Tasarının can alıcı noktası olan bu madde şöyle:
"Cemaat vakıflarının mal edinememeleri nedeniyle tapuda; a) Nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar, b) Vakıflar Genel Müdürlüğü veya hazine, c) Vasiyet edilmiş veya bağışlanmış olup da halen bağışlayan veya vasiyet edenler adına kayıtlı taşınmazları, tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu kanunun yürürlüğünden itibaren 18 ay içinde tapu sicil müdürlüklerine müracaat edilmesi halinde vakıfları adına tescil olunur."
Kastedilen şu: 1936 yılında devlet azınlık vakıflarından mal beyanı istedi. Vakıflar daha sonra da satın alma ve bağış yoluyla gayrimenkul edinmeyi sürdürdüler. Ancak 1974'te Yargıtay beyandan sonra edinilen mülkleri yasadışı ilan etti! Bunun sonucu 1936 sonrası edinilen mülkler eski sahiplerine, yoksa hazineye devredildi ve alım yasağı getirildi.
Azınlık vakıfları uygulamayı aşmak için "muvazaa"ya başvurdular, mülklerini şahıslar üstüne yaptılar. Şimdi tasarı "muvazaalar"ın giderilmesi için 18 ay süre tanıyor. Azınlık temsilcileri de, bu süre kısıtlamasının sadece kendileri için getirilmesini "Negatif ayırımcılık" diye niteliyor.
İşin tuhafı, karşıt grupları da bu madde ayaklandırıyor. Bir de vakıfların artık özgürce mal edinebilmelerine imkan sağlayan 6'ncı madde. Bakın onlar neler diyorlar:
"Azınlık vakıfları bağış toplama ve mal edinme hakkı kazanınca, birer siyasal güç haline gelecekler."
"Küresel sermaye vakıflar yoluyla Türkiye'yi ele geçirme planını uygulamaya koyacak."
"Patrikhane gizlice şahıslara satın aldırdığı mülkleri artık üstüne geçirebilecek. Böylece İstanbul'da Vatikan gibi bir devlet doğacak. Hatta yeni Bizans'ın temelleri atılacak."
"Edinilen mülkle ilgili geriye dönük zaman sınırlaması konulmadığı için, Rum cemaati Ayasofya'yı bile isteme hakkına sahip olacak!"
Dahası, ana muhalefet CHP bu iddiaların çoğuna katılıyor. Örneğin Onur Öymen, "Türkiye'nin bu yasayla büyük mal kaybına uğrayacağını" savunuyor. Adalet Komisyonu'nun CHP'li üyesi Orhan Eraslan ise 1856 Islahat Fermanı'na benzettiği tasarıya tümden karşı olduklarını söylüyor.
Papa'nın densiz çıkışıyla hassaslaşan bir ortamda yapılacak yasal düzenleme herkesin kabullenebileceği bir metne dönüştürülmeli.
Yoksa sorun çözen değil, yeni sorunlar üreten bir yasayla karşılaşabiliriz.
Gökçer Tahincioğlu - Ankara
[TÜRKİYE 301. MADDEYİ TARTIŞIYOR] Düşünce suçu ahlaka aykırıdır
DOÇ. DR. SAMİ SELÇUK
Hiç kuşkusuz, bir toplumda kişilerin uyması gerekli davranışlara ilişkin hukuk kurallarının saptanmasında adalet ilkeleri ile ‘ahlak kuralları’nın önemli bir yeri vardır. Bu nedenle toplumsal nitelikteki bu kurallarla, özellikle ahlak kurallarıyla hukuk kuralları arasındaki ilişkiler, hukukçular ve ahlakçılar tarafından tarihin her döneminde tartışılmıştır.
Ahlak, belli bir dönemde ve belli bir insan toplumunda oluşan, doğru/yanlış, iyi/kötü ölçütlerine/anlayışlarına göre bireylerce uyulmak gerektiğine inanılan, bireysel/toplumsal/evrensel vicdanda kaynağını bulan, çoğu kez birey doğmadan önce oluşan, toplumdan topluma ve dönemden döneme değişebilen davranış kurallarının bütünüdür. Bu bütün ve belli bir yaşam biçimi içinde insan, başka insanlarla ahlaksal ilişkiler kurar. Bu ilişkilerde, tıpkı hukuk gibi, ahlak da bir bakıma olması gereken insan davranışlarını düzenlemekte ve kodlamakta; hak ve ödevleri belirlemektedir. Ahlak da, hukuk gibi, normatif yoruma tabidir.
Bu yüzden, Kelsen’in ahlaksal değerlerin, dolayısıyla her hukukun, bir bakıma görece bir ahlak olduğunu belirten görüşünü, bireysel ve toplumsal ahlak çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Kant’ın ‘koşulsuz/kesin buyruğu’ ve formülü, hiç kuşkusuz başka ilkeleri de içerdiği için eşsiz bir evrensel kuraldır. Ötekine asla bir araç olarak davranmamamız ve onu bir araç olarak kullanmamamız gerektiğini, tersine bir amaç olarak davranmamızın zorunlu bulunduğunu belirtmektedir. Gerçi Kant’tan önce onun birçok formülleri söylenmişti. Ancak ‘koşulsuz/kesin buyruk’, Kant başka hiçbir şey söylememiş olsaydı bile onu çağımız felsefesinin (belki de) en büyük dehası yapmaya yeterdi. Kant’ın ayak izleri bugün de sürmektedir.
Her şeyden önce şunu belirtelim ki, yazılı hukuk, özellikle suç hukuku ile ahlak arasındaki bağlantıda karşımıza çıkan en önemli konu, ahlaka aykırı hukukun geçerlilik sorunudur. Bu, aslında hukukun ahlak ile sınavıdır. İki disiplin arasındaki bağlantı sorunu, yazılı hukukun biçimiyle değil de içeriğiyle ilgili olarak ele alınırsa ve hukuk da öz olarak ahlaksal bir içerik sergiliyorsa, ahlaksal bir değere ulaşılacağından genelde sorun çıkmaz. Genelde dememin nedeni, yazılı hukuk ahlaka karşıt olmadığı zaman bile kimileyin sorun çıkabilmesindendir. Gerçekten, Habermas’ın dediği gibi, yöntemlere ilişkin (yazılı) hukuk düzeni ile ilkelere ilişkin ahlaksal temel arasında, birbirlerine yollamalar yapsalar ve birbirlerini denetleseler bile, yine de bir ayrılık/gerilim ortaya çıkabilmektedir. Bu gerilimin tipik örneği, bireylerin yasalara direnmelerinin ve ‘sivil itaatsizlik’ olgusunun demokrasilerde meşruluk kazanmasında somut olarak görülmektedir. Zira sivil itaatsizlik, çağımız suç hukukunda suçu hukuka uygun kılan bir neden değildir.
Hukuk, ahlak ile uyumlu olmalı...
O halde âdil ve ahlaksal olmayan, ancak geçerliliğini ve yürürlüğünü devlet gücüyle sağlayan bir yazılı hukuk, işlevini nasıl yerine getirecektir? Gerçekten, eğer bir toplum düzeni/hukuk, ahlakın ‘yap’ diye buyurduğu davranışları yasaklar ya da tersine ahlakın yasakladığı davranışları ‘yap’ diye buyurursa, o hâlâ hukuk mudur? Bunun yanıtı hayır olmak gerekir. Çünkü, böyle bir hukuk, doğru, haklı ve âdil değildir. Bu nedenle ahlaka aykırı hukuk normlarına uyulup uyulmaması konusunda iki görüş ortaya çıkmıştır. Sokrates’çi ve Montaigne’ci anlayışa göre, bu tür yasalar yürürlükte ve geçerli olduklarına göre, elbette bağlayıcıdırlar. Bu da bir ahlaksal yükümlülüktür. Zira, olması gerekeni (sollen) amaçlayan yasalar her zaman değişebilirler. Ancak değişinceye dek çiğnenemezler. Çünkü, öznel değerlendirmelerle yazılı hukuka karşı çıkmak onaylanamaz. Nitekim, Cumhurbaşkanı Mitterrand, Fransız Devrimi’nin 200. yılında Fransız Yargıtayı’nın yeni yargı yılına başlaması dolayısıyla yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Yasayı uygulayınız. Yasa, başkalarını olduğu gibi sizleri de bağlar (...) Yasa ve adalet. Bu ikisi arasında sizler, birincisinin buyruğundasınız. İkincisinin ise güvencesisiniz. Sizin yapıtınız, yasa koyucusunun yapıtını tamamlamaktadır.”
İkinci görüşe göre ise hukuk, ahlak ile kesinkes uyumlu olmalıdır. Aksi takdirde ahlak, hukuku yararsız ve etkisiz kılabilir. Ahlaka aykırı hukuk, hukuk değildir. Ahlaksızlığa zorlayan hukuk ise bir hiçtir. Çünkü, meşru değildir. Sözgelimi, Caligula’nın atına konsüllük verdiğine ilişkin buyruğu geçerli olacak mıdır? Elbette olmayacaktır. Öyleyse, bu tür ahlaka aykırı hukuk geçerli ve yürürlükte olamaz, olmamalıdır. Daha 1764’te Beccaria şöyle diyordu: “Gerçekten, siyasal ahlak (yani hukuk), eğer insanın vazgeçilemez duyguları üzerine yaslanmazsa, ondan sürekli olarak hiçbir hayır gelmez, hiçbir yarar umulmaz. Hangi türden olursa olsun, bu esastan sapan bir yasa, her zaman sonuçta kendisini alt edecek bir direnişle karşılaşır.”
Nitekim, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Nürnberg Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle yargılanan sanıkların, kendi yazılı hukuk kurallarına uydukları yolundaki savunmaları reddedilmiştir. Batı Almanya mahkemeleri, kimi kararlarında Nazi yasalarının hem Bonn Anayasası ile kurulan hukuk düzenine ve hem de uygulandıkları dönemdeki hukuka aykırı olduklarına karar vermişlerdir. Aynı doğrultuda, zorunluluk durumu gibi, bencilliği dışa yansıtan, kendisi özveride bulunmayıp olayla ilgisiz ve kusursuz kişilere zarar vermeyi hukuka uygun, ancak ahlak açısından kötü gören kimi hukuksal düzenlemeler de bulunmaktadır. Bunların haklı olmadığı, hatta ahlaka aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Kimi durumlarda yasaya aykırı buyruğa karşı çıkılamamaktadır. Yani, hukukun üstünlüğü bir yana itilmiş, üstünlerin hukukuna izin verilmiştir. Bu durum, hukuka uygundur. Ancak, demokratik ahlaka aykırıdır.
301. madde kaldırılmalı; çünkü...
Halkın yargıya katılması ilkesinin jüriler aracılığıyla uygulandığı, bu nedenle kararların gerçekten halk adına verildiği ülkelerde, jüriler, toplum ahlakının ve sağduyusunun gerisine düşen yasaları uygulamamak için skandal yaratan kararlar vermekte ve yasama organını uyarmaktadırlar. Ancak, meslekten gelen yargıçların böyle bir uygulamaya yanaşmaları ödev ahlakı (deontoloji) açısından olanaksız görünmektedir. Bu nedenle jürinin bulunmadığı ülkelerde ahlaka ters düşen yasaların daha uzun ömürlü olacakları kolayca söylenebilir.
Bütün bunların bileşkesi alındığında, ahlakın suç hukukunun kültürel kaynaklarından biri olduğu açıktır. Ahlak da hukuk da değer biçici ölçütlere göre sonuçlara ulaşırlar ve olması gerekeni amaçlarlar. İkisi de normatif nitelikte birer disiplindir. Ahlaksız ve ahlaka aykırı hukuk olamaz. Siyasal suçlar, güdü açısından olumlu olsalar bile, yine suçturlar ve ahlaktan bütünüyle soyutlanamazlar. Eğer bu tür suçları ahlaka uygun görecek olursak, varsıldan çalıp yoksula veren kişiyi de ahlaklı bulmak zorundayız. Hangi ekonomik suç toplumsal ahlakla çatışmaz ki? İntihar, hiçbir toplumda onaylanmamıştır. Yetkisiz ve izinsiz silah taşıyan birinin toplumu kaygılandırmaya hakkı var mıdır? Özen yükümlülüğünü yerine getirmeyen ve tehlikeli araç kullanan biri, masum insanların yaşamını ve malvarlıklarını tehlikeye düşüren biri değil midir? Hiçbir ahlak anlayışı bunları elbette onaylayamaz. Dahası kınar. O nedenle suç hukukunun, ahlak dairesiyle hukuk dairesinin iç içe oldukları, suç hukukunun ahlakla bütünleştiği ve bu bilincin toplumda oluşması gerektiği açıktır.
Kuşkusuz her ahlak kuralı suç hukuku kuralına dönüştürülerek toplum bunaltılmamalıdır. Ancak Hart’ın dediği gibi, toplum yaşamının devlet tarafından olabildiğince korunması gereken ahlak yasası üzerine kurulması gerekir. Bu gerekçeyle çağcıl demokrasilerde, yetişkinler arasındaki eşcinsellik, piyango, gebeliği önleyici ilaç kullanma suç sayılmamış; buna karşılık, çokeşlilik, çocuk düşürme, müstehcenlik, uyuşturucu madde kullanma suç hukukunun ahlaksal boyutunu doğrular biçimde suç sayılmıştır. Bütün bunların temelinde yatan pragmatik görüş şudur: Demokratik toplum çoğulcudur. Kimi azınlık gruplarının ahlaksal kurallarını/değerlerini tanımaksızın çoğunluğun ahlaksal kurallarını/değerlerini benimsemek olanaksızdır. O nedenle her ahlaka aykırı davranış suç olarak öngörülemez. Suç olarak öngörülen davranışlar ise, sağlıklı bir suç hukukunda esasen ahlak ile bütünleşir, örtüşürler. Bütünleşemeyenler, örtüşemeyenler ise aslında ahlaka aykırı düzenlemelerdir ve suç hukukunun kapsamı dışındadırlar.
Bütün bu nedenlerle çağcıl, sağlıklı ve tutarlı bir suç hukuku, düşünceyi suç normuna dönüştüren hiçbir düzenlemeye izin vermez, veremez. Bir sistem içinde böyle bir düzenleme varsa, özünde eşyanın doğasına ve ahlaka aykırı olduğundan, suç hukukunun kapsamı dışındadır. Çünkü düşüncenin dış dünyaya yansıtılması dokunulamaz özgürlüklerden biridir; ahlaka ve dolayısıyla hukuka uygundur. Ünlü bir İtalyan hukukçunun dediği gibi, düşüncenin dış dünyaya yansıtılması özgürlüğünün kullanılmasının suça dönüştürülmesi ise ahlaka ve dolayısıyla hukuka aykırıdır. Öyleyse Ceza Yasamızdaki 216, 301 gibi bu tür hükümleri tez elden değiştirmeli, çağımızla bütünleşmeliyiz.
YARGITAY ONURSAL BAŞKANI
20.09.2006
CHP lideri Deniz Baykal ile Meclis'teki odasında sohbet ederken, Papa 16. Benedict'in, Hz. Muhammed için söylediği sözlere dikkat çekti:
"Papa artık Avrupa Birliği'nin sorunudur" deyip ekledi:
"Papa'ya AB içinden tepki gelecek mi, gelmeyecek mi? AB bir Hıristiyan kulübü mü olacak, yoksa çok kültürlülüğü mü kabul edecek; AB'nin Papa'ya tavrı bunu belirleyecek..."
Baykal'ın AB konusundaki tepkisi bununla sınırlı olmadı.
Türk Ceza Kanunu'nun 301'inci maddesi konusunda da, Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile aynı görüşleri dile getirdi:
"Henüz 301 ile ilgili uygulamada ortaya çıkan bir dava sonucu yok. Durum böyle iken her aşamada AB istiyor diye burada sürekli kanun değiştirir duruma gelmemiz doğru olmaz..."
TCK 301'den açılmış davaların çoğunluğunun beraat ile sonuçlandığını anımsattı.
Ancak bu aşamada Başbakan Tayyip Erdoğan'ı da eleştirmekten geri durmadı. Erdoğan'ı, "Devletin policysi (politikası) üzerinden, kendi PR'ını (propagandasını) yapıyor" diye eleştirdi.
AB konusunda birçok alanda yanlış adımların atıldığını, bunun tek sorumlusunun da Erdoğan olduğunu söyledi.
Örnek olarak da dün Meclis'e görüşülen yasalar arasında yer alan Vakıflar Yasası'nı gösterdi.
Bu aşamada Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, yasa ile Lozan Antlaşması'nın delindiğini söyleyince, Baykal, "Sadece o olsa" deyip devam etti:
"Lozan'ı deldiğini Başbakan itiraf etti. Ortodoks Kilisesi'ne Türk vatandaşı olmayanları getirerek Yunanistan'a jest yaptıklarını, buna rağmen Karamanlis 'in Türkiye'ye resmi ziyaretini yapmadığını söylüyor. Jesti nasıl yapmış; Lozan'ın, 'Kilise'ye Türk vatandaşları seçilir' maddesini delerek. Bari, futbolcular gibi önce Türk vatandaşlığına geçirseydi. Onu bile yapmadı..."
Baykal'a göre, hükümet bu tutumları dolayısıyla oy kaybediyor, "Artık kimse AKP yükseliyor" diyemiyor.
Baykal'a göre iktidar partisi milletvekilleri için sadece Karadeniz değil, Ege de tekin bir yer olmaktan çıktı.
CHP lideri bunları söylemekle birlikte başka bir soruya yanıt verirken, bazı bakanlarla olması gereken kadar bir ilişki içinde olduklarını da gizlemedi.
Örnek olarak Adalet Bakanı Cemil Çiçek'i gösterdi.
Baykal ile konuştuktan sonra kulise indiğimizde Çiçek ile karşılaştık.
TCK'nın 301'inci maddesini konuşurken gördük ki Baykal ile aynı paralelde...
Çiçek, AB ülkelerinde de 301 benzeri maddelerin bulunduğunu belirtti.
TCK'da yapılan değişiklikle 301'in AB ülkelerindeki hale getirildiğini söyledi.
AB'den bugün farklı yaklaşımlar geldiğini belirterek biraz da tepki dolu ses tonuyla devam etti:
"Artık AB istiyor diye bir şeyleri dayatarak değişiklikler yapmanın anlamı yok. Aynı madde kendilerinde de var. Türkiye'de gözaltı 4 gün olunca olay olacak, İngiltere'de 28 güne ses çıkarılmayacak. Türkiye'de eylem yapan terörist iade edilmeyecek, gerekçe yaratılacak. Bu kadar da fazla."
Ve sonraki cümlesinde tepkisi daha da yükseldi:
"Bu kadar baskının da anlamı yok artık. Hele ki Papa'nın son sözlerinden sonra Türkiye'de bugün bir oylama yapılsa, AB'ye girmeme, yani aleyhinde oy çıkar. Herkes hayır der. AB buna dikkat etmeli..."
Hükümet Sözcüsü ve ana muhalefet liderinin kulisteki tepkileri sürerken, Meclis genel kurulu AB yasalarını çıkarmak için hararetle çalışıyordu.
ERGUN BABAHAN/SABAH
Çocukları 13 yaşındayken bile işlediği suçlar için ölüme mahkum edip kafasını kesiyorlar. 29 Ocak 2006 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi'nin raporuna göre halen 126 çocuk idam edilmeyi bekliyor.
Çünkü yargıçların çocukları yetişkin gibi yargılama konusunda geniş bir yetkisi var.
Hukuk sistemi diye bir şey yok. Düzgün yasal bir sistem olmadığı için ne hükümet ne yargıçlar ve doğal olarak ne de sıradan vatandaşlar neyin suç, neyin serbest olduğunu bilmiyor.
Cezalar da buna göre değişiyor. Aynı suç 10 kırbaç cezası alabileceği gibi, infazı haftalar hatta aylara yayılan 1000 kırbaç cezası da olabiliyor.
Uluslararası temel anlaşmaları onaylamış durumdalar. Mesela İşkence ve Diğer Kötü Muameleye Karşı Konvansiyon'u 1997'de kabul etmişler ama bu anlaşmaların şeriat yasasına aykırı buldukları hükümlerini uygulamamakta kendilerini serbest bırakmışlar.
Bunun sonucunda da gözaltında kötü muamele, işkence alabildiğine yaygın. Mahkemeler itirafı en önemli delil saydığı için polis zanlıdan itiraf elde etmek için her yolu deneyebiliyor.
Mahkemeler ve hükümet yasaların vatandaşlara sağladığı en sınırlı korumayı bile dikkate almadığı için zanlılara gözaltında ve duruşmalarda avukat bulundurma hakkı tanınmıyor. Keyfi gözaltı süresi uygulanıyor.
İfade özgürlüğü diye bir şey yok.
Toplantı özgürlüğü doğal olarak hak getire.
Sıkıysa dernek kurmaya kalk. Bunu en son Mart 2004'te deneyen 14 kişi altı ila dokuz yıl arası hapse çarptırıldı.
Kadının adı gerçekten yok. Mimarlık, avukatlık, mühendislik gibi işler kadınlar için tehlikeli sayıldığından bu işleri yapması olanaksız.
Kadınlar eş, baba, kardeş gibi bir erkek yakınlarının yazılı izni olmadan evden çıkamıyor. Sokağa çıktığında giysisinden, izin kağıdına kadar din polisinin denetimi altında.
Yerel seçimlerde aday olma veya oy kullanma hakları da yok.
Almanya'daki Türklerin durumundan şikayet edenler bu ülkeye baksın. İşverenin ilk icraatı göçmen işçinin pasaportuna el koymak oluyor. İşçiler belirsiz saatlerde köle gibi çalıştırılıyor ve ücretleri aylarca ödenmiyor.
Vatandaş olmayanlara devlet okulları ve hastaneleri hizmet vermiyor. Son olarak yıllardır bu ülkede bulunan, hatta bu ülkede doğmuş 100 bin Çadlı'nın oturma izni iptal edildiği için bu insanlara, çocuklarına ve yakınlarına hastanelerde acil servis hizmeti bile verilmiyor. İnsan hakları örgütlerinin elinde hastane kapısında ölen insanların listesi var.
Müslümanız diyor ama kendi gibi inanmayan Müslümanlara düşman gözüyle bakıyor. Özellikle Şiiler ve İsmaili mezhebinden olan politik ve ekonomik dışlanmaya maruz kalıyor.
Ülkenin Şii nüfusunun hakim olduğu doğu eyaletinde bile etkin konumda bir tek Şii bulunmuyor.
Ülkelerinde Müslüman gibi yaşayıp dışarıda kumar, içki masalarının başlıca müdavimi oluyorlar. Fahişelere en iyi parayı onlar veriyor.
Bu ülke Suudi Arabistan.
Şimdi bu ülkenin kralı kalkmış, bizim Boğaz'ın son kalan yeşilini yağma etmeye kalkıyor.
Hükümet de onun için imar yasasını değiştirmeye çalışıyor.
Biz İstanbul'da böyle bir sabıkası olan komşu istemiyoruz.
CUMHURİYET / POLİTİKA GÜNLÜĞÜ /HİKMET ÇETİNKAYA
5 Trilyona Aldılar 18.5 Trilyona Sattılar...
Ben bu öyküyü bir yıl önce yazmıştım; bugün hangi aşamaya geldi, neler oldu, bir bakalım:
Sümerbank'ın Manisa Pamuklu Mensucat Fabrikası 1960 yılında açılmıştı...
Demek ki 46 yıl önce kurulmuş...
Pamuklu Mensucat 'ın Manisa Ortak Girişim Grubu'na satışı ise TBMM Başkanı ve AKP Manisa Milletvekili Bülent Arınç 'ın desteği ve 13 Haziran 2005 tarihinde Özelleştirme İdaresi'nin 2005/67 sayılı kararıyla gerçekleşti.
Kaça satılmıştı Manisa Mensucat? 3 milyon 750 bin dolara yani 5 trilyon TL'ye...
Manisa Pamuklu Mensucat Fabrikası'nı satın alan girişim grubu 53 ortaklıydı. Grubu kuranlar arasında belediye, ziraat, esnaf odaları bulunuyordu. Altı kurumun pay oranı ise yüzde beşti.
Fabrikanın Manisa 'nın içinde 145 bin metrekare arsası ve arsa üzerinde atıl tesisleri yer alıyordu.
Özelleştirme İdaresi parasını vererek özel imar düzenlemesi yaptırdı ve 90 bin metrekaresini Manisa Ortak Girişimi'ne verdi.
Fabrikanın hurdaları alıcılar tarafından 900 milyara satıldı, 160 milyar lira KDV devlete ödenmedi. Ayrıca kurumun devletten 500 milyar alacağı, geçmiş yıllara ilişkin bilanço üzerinde 40 trilyon lira kaybı bulunuyordu.
Bu ne demekti?
Şirket 40 trilyon kâr edene dek devlete bir kuruş bile vergi ödemeyecekti...
Türkiye bir vurgun ve kapkaç düzeni miydi?
CHP Manisa Milletvekili Hasan Özen bakın ne diyor:
''Türkiye bu özelleştirmede AKP'nin 'Babalar gibi satarım' anlayışıyla bir koyup 13 alma düzenini yaşıyor...''
Hasan Özen işin peşinde!..
Diyor ki:
''Başbakan Erdoğan 'ın yolsuzluk damarlarını kestik açıklaması gerçeği yansıtmıyor. Kestikleri damarları kendi yandaşlarına bağlayıp onları besliyorlar. Mensucat Fabrikası'nı 5 trilyon liraya aldılar. 900 milyar liraya hurdasını sattılar. 90 bin metrekare arsanın 55 bin metrekaresini Kipa Tesca Şirketi'ne 18.5 trilyon liraya verdiler.''
Vurguna bakın siz!..
Olay bir soygun!..
Manisa Asliye Hukuk Mahkemesi 'nin saptaması ise açık:
''Bilirkişi raporuna göre, Manisa Pamuklu Mensucat'ın değeri asgari 48 trilyon liradır...''
Bunun üzerine pay sahiplerinden Taner Yönder Danıştay'a başvurup satışın durdurulmasını istiyor...
Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 13 Mayıs 2005'te 2005/67 sayılı kararın yürütmesinin durdurulmasına oybirliği ile karar veriyor...
Türkiye Cumhuriyeti bir demokratik hukuk devleti midir?
O zaman sorunun yanıtına siz karar verin...
Davacı Taner Yönder'in avukatı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'na ''yargı kararının uygulanması'' istemini içerir yasal başvurusunu vermesine karşın şu ana dek hiçbir işlem yapılmıyor...
Acaba neden hukuk çiğneniyor Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nca?
Manisa'nın AKP'li Belediye Başkanı Bülent Kar , ''Çamur at izi kalsın'' yöntemiyle Taner Yönder'i suçluyor:
''Davayı açan arkadaş bazı arkadaşlara 2 trilyon verin davadan vazgeçeyim demiş...''
Dava şimdilerde Danıştay 13. Dairesi'nde görüşülecek...
Türkiye'de hukuk çiğneniyor...
Türkiye'de AKP yandaşlarını besliyor...
AKP'li Belediye Başkanı Bülent Kar, ''Danıştay 13. Dairesi'nde esastan görüşülecek dava lehimize sonuçlanacak'' diyor.
AKP'li Belediye Başkanı yargıyı etkileme gücünü kimden buluyor?..
CHP Milletvekili Hasan Özen , Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 'na Özelleştirme İdaresi Başkanlığı hakkında suç duyurusunda bulundu...
Manisa 'da halkın malı birilerine peşkeş çekildi...
Bir koyup 13 alma dönemi!..
Manisa 'da yaşanan olay yolsuzluk değil de nedir?
Türkiye'de hukuk çiğneniyor hukuk!..
Bergama Ovacık'taki ''Siyanürlü Altın'' tesislerinde hukuk çiğneniyor, Manisa Pamuklu Mensucat'ta da...
Manisa'da sadece ''yolsuzluk'' tartışılmıyor. Tarikatçı örgütlenme Manisa'yı kuşatıyor.
Zonguldak 'ta, Trabzon 'da, Erzurum 'da sağlık müdürlüğü yardımcılıklarına imamlar atanıyor... Yatılı bölge ilköğretim okullarında okuyan öğrenciler imam hatip liselerine yönlendiriliyor...
2006 yılının Türkiyesi işte bu durumda!..
hikmet.cetinkaya@cumhuriyet.com.tr
Bu elektrik özelleştirmeleri yargı duvarına çarpacak
İLÜSTRASYON: HİCABİ DEMİRCİ
Özelleştirme ihaleleri sadece yatırımcıları değil, devletin malı satıldığından, tüm halkı ilgilendirir. Bu yüzden elektrik özelleştirmelerinde, ihalelerin asli unsurlarından 'ön yeterlilik kriterleri'nin tüm vatandaşlarla o bölgenin elektrik tüketicilerine duyurulması şart
SÜLEYMAN YAŞAR (Arşivi)
Elektrik dağıtım özelleştirmesi başladı. Özelleştirme İdaresi, İstanbul Anadolu Yakası, Sakarya ve Başkent Elektrik Dağıtım anonim şirketlerinin özelleştirme ilanlarını vererek yatırımcıları ihaleye davet etti. Elektrik dağıtımı özelleştirilecek bu üç bölge 12 ili kapsıyor ve Türkiye toplam elektriğinin yüzde yirmisini tüketiyor. Üç bölgede tüketilen elektrik miktarının parasal değeri yılda 2 milyar dolara ulaşıyor.
Ülkelerin elektrik dağıtımını özelleştirmelerinin genel gerekçesini yüksek oranlı elektrik kayıp ve kaçakları oluşturur. Yüksek oranlı kayıp ve kaçaklar ülke ekonomisini zora sokar, kaynakların israfına neden olur. Elektrik dağıtımında kayıpların nedeni yatırım eksikliği, kaçakların nedeni ise denetimsizlik ve yolsuzluktur. Elektrik dağıtımının özelleştirilmesi, bir anlamda devletin etkin yönetemediği elektrik dağıtımının özel sektör tarafından daha iyi yapılacağı inancına dayanır.
Sorunsuz bölge özelleştiriliyor
Özelleştirmeye gerekçe olarak gösterilen kayıp ve kaçak oranı bu üç bölgede ortalama yüzde 11.2 düzeyinde. Kayıp ve kaçağın Türkiye ortalaması ise yüzde 17.8 oranında.
O halde dağıtımı özelleştirilecek bölgelerin kayıp ve kaçak oranları Türkiye ortalamasının oldukça altında bulunuyor. Hatta oranlar AB ülkelerine yakın bir düzeyde seyrediyor. O zaman üç bölgenin elektrik dağıtımının özelleştirilmesinin gerekçesi nedir? Bu bölgelerde elektrik dağıtımında kayıp ve kaçak oranları düşük olduğuna göre demek ki, devlet bunların yönetiminde yetersiz değil. O zaman dağıtımın özelleştirilmesinin gerçek gerekçesi devletin gelir elde etme arzusudur. Hükümetler gayet tabii kamu giderlerini karşılamak için özelleştirme gelirlerine başvurabilirler. En yüksek özelleştirme geliri hangi 'ihale yöntemiyle' elde edilecekse o yöntemi seçerler.
Özelleştirme ihale yöntemleri iki ana başlığa ayrılır. Bunlar 'müzayede' ve 'pazarlık' yöntemleridir. Müzayede yöntemi, kendi içinde İngiliz müzayedesi, Hollanda müzayedesi, kapalı zarf ilk fiyat ve kapalı zarf ikinci fiyat olmak üzere dört türlüdür. Özelleştirme Uygulamaları Hakkındaki Yasa'ya göre, Türkiye'de müzayede yöntemlerinden İngiliz müzayedesi ve kapalı zarf ilk fiyat müzayedesi ile pazarlık yöntemi uygulanmaktadır. Hollanda müzayedesi ve kapalı zarf ikinci fiyat müzayedesi uygulanmaz. Çünkü bizim devlet ihalelerinde ekonomik etkinlikten ziyade hukuki şekil şartları ön planda tutulur. Böyle olunca ekonomik etkinlik sağlayacak yöntemler üzerine pek çalışılmaz.
Özelleştirme İdaresi'nin bu üç elektrik dağıtım bölgesinin özelleştirilmesi için gazetelere verdiği ilanlarda ihale yöntemi olarak; kapalı zarf içerisinde teklif almak ve görüşmeler yapmak suretiyle 'pazarlık usulü' seçildi. Eğer İhale Komisyonu uygun görürse, ihale, pazarlık görüşmesi devam eden teklif sahiplerinin katılımıyla 'açık artırma' suretiyle sonuçlandırılacak. Bu ifadede üç ihale yönteminin olduğunu görüyoruz. Biribirini takip eden üç ihale yöntemi sırasıyla kapalı teklif ilk fiyat, pazarlık ve ardından açık artırma olacak. Özelleştirme İdaresi bu yöntemleri tek başına veya birlikte kullanarak ihaleyi yapabilecek. Fakat Özelleştirme İdaresi bu yöntemleri kullanırken ekonomik etkinlik ve hukuki şekil şartları açısından tutarlı olmak zorundadır.
Tutarsızlıklar
İşte bu noktada Özelleştirme İdaresi'nin ihale ilanlarıyla bu ilanların eki durumunda olan Lazard Firması'nın hazırladığı Bilgi Dökümanı arasında tutarsızlık bulunuyor. Özelleştirme İdaresi'nin web sitesinde yayımlanan Lazard dokümanında; "İhaleye katılanların, dağıtım şirketlerinin mevcut ve fiili durumu hakkında ihalenin her aşamasında ve hisse satış sözleşmesinin imzalanması sırasında tam bilgi sahibi olduğu ve bu bilgi dahilinde teklif vererek hisse satış sözleşmesini imzaladığı kabul edilir" deniliyor. Bu ifadeyi yazdıktan sonra ihalede pazarlık usulü kullanmanın mantığı nedir? Neyin pazarlığı yapılacaktır? Çünkü, ihale dokümanında kullanılan ifade, tekliflerin tam bilgi sahibi olunduktan sonra verileceğini söylüyor. O halde yapılacak pazarlık görüşmeleri yatırımcılar arasında siyasi bir tercih yapmaktan öteye geçmeyecektir. Zaten pazarlık usulünün sakıncalı tarafı, siyasi tercihlerin özelleştirmelerde ekonomik ölçülerin önüne geçmesinden kaynaklanır.
İşte bu nedenle, üç dağıtım bölgesinin özelleştirilmesinde pazarlık usulünün kullanılması sakıncalıdır. Çünkü, ihaleye konu olan bölgelerde kayıp ve kaçak oranları düşüktür. Yönetimlerinde yetersizlik yoktur ve ayrıca ihale dokümanında yatırımcının yeterli bilgi alarak teklif verdiği baştan kabul edilmektedir. Bu nedenle bu ihalenin doğrudan müzayedeye geçilerek yapılması yatırımcılar ve ülke ekonomisi için en olumlu sonucu verecek yöntemdir. Müzayede yöntemi olarak noter huzurunda 'kapalı teklif ilk fiyat' yöntemiyle ihalenin yapılması kaynakların etkin dağılımı açısından da en uygun yöntem olacaktır.
İlanlardaki eksiklikler
Ayrıca, özelleştirme ihaleleri sadece yatırımcıları ilgilendirmez. Devletin malı satıldığı için tüm vatandaşları ve o bölgelerin elektrik tüketicilerini de doğrudan ilgilendirir. Bu nedenle özelleştirme ihalelerinde ihalenin esaslı unsurlarından olan ön yeterlilik kriterlerinin tüm vatandaşlara ve bölgenin elektrik tüketicilerine duyurulması gerekir. Oysa verilen ihale ilanlarında, ihaleye katılabilecek yatırımcıların teknik ve mali özelliklerini içeren ön yeterlilik kriterleri ana unsurlarıyla duyrulmadı. Bu duyurunun yapılmaması kamuoyundan bilgi saklanması anlamına gelir. Bu bilgilerin ihale dokümanı ve şartnamede yer aldığı ileri sürülebilir fakat ihale belgeleri parayla satıldığı için herkesin ihale belgelerini satın alıp bilgiye ulaşması mümkün olamaz.
O halde Türkiye'nin elektriğinin yüzde 20'sini tüketen üç bölgenin her biri elektrik tüketicisi olan vatandaşlarını ihalenin esas unsurları itibarıyla bilgilendirmek gerekir. Bu arada 'pazarlık usulü'nün bu ihalede siyasi ve subjektif tercihlere neden olmasının ötesinde herhangi bir fonksiyonu olamaz. Çünkü pazarlık usulünün uygulamasını gerektirecek hiçbir neden yoktur. İhale, yatırımcılara eşit seviyede duracak şeffaf müzayede yöntemlerinden birisiyle yapılmalıdır. Aksi takdirde içinde taşıdığı bu kırılganlıklar nedeniyle yargıya yapılacak başvurularda elektrik dağıtım ihalelerinin şimdiden iptal edilebileceği söylenebilir. RADİKAL
Dr. Süleyman Yaşar: Eski ÖİB Başkanvekili, İstanbul Üniversitesi öğretim görevlisi
| Basında Yargı Haberleri ... |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |

