20 EYLUL 2006 CARSAMBA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
OZDERIN,M.
msn : ozderin@hotmail.com
|
20 Eylül 2006 Tarihli ve 26295 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
— Adalet Bakanlığına, Devlet Bakanı Beşir ATALAY’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
— Tarım ve Köyişleri Bakanlığına, Devlet Bakanı Nimet ÇUBUKÇU’nun Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
YÖNETMELİKLER
— Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası İç Denetim Yönetmeliği
YARGI BÖLÜMÜ
YARGITAY KARARLARI
— Yargıtay 13. Hukuk Dairesine Ait Kararlar
Tayyip Erdoğan, Erbil Tuşalp'ten 5 milyar lira kazandı
Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi, bir yazısında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kişilik haklarına hakaret ettiği gerekçesiyle Birgün gazetesi yazarı Erbil Tuşalp'i 5 bin YTL manevi tazminat ödemeye mahkum etti.
(20 Eylül 2006 Çarşamba)
(20 Eylül 2006 Çarşamba)
Davanın karar duruşmasına, davacı Başbakan Erdoğan'ın avukatı Fatih Şahin ile davalı Tuşalp'in avukatı İsmail Atak katıldı.
Şahin, Tuşalp'in, Birgün gazetesinde 6 Mayıs 2006 tarihli ''Geçmiş Olsun'' başlıklı yazısında, Başbakan Erdoğan'a yönelik ''küçük yaşta yüksek ateşli bir hastalık geçirip geçirmediği araştırılsın'' ve ''psikopatik agresif'' ifadelerini kullandığını kaydetti.
Bu sözlerle Başbakan Erdoğan'ın kamuoyuna ''ruh hastası bir kişilik'' olarak lanse edilmek istendiğini savunan Şahin, bunun Erdoğan'ın kişilik haklarına saldırı olduğunu söyledi. Şahin, bu sözlerin kabul edilemeyeceğini ifade ederek, davanın kabulünü talep etti.
Tuşalp'in avukatı Atak da yazının eleştiri sınırları içinde yer aldığını ileri sürerek, davanın reddi yönünde karar verilmesini istedi.
Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimi Ahmet Kahraman, davayı kısmen kabul ederek, davalı Tuşalp'in, Başbakan Erdoğan'a, uygulanacak yasal faizi ile birlikte 5 bin YTL manevi tazminat ödemesine karar verdi.
Ankara 25. Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimi Ahmet Kahraman, davayı kısmen kabul ederek, davalı Tuşalp'in, Başbakan Erdoğan'a, uygulanacak yasal faizi ile birlikte 5 bin YTL manevi tazminat ödemesine karar verdi.
Danıştay Başkanvekilliği'ne Sinan Yörükoğlu seçildi
ANKARA - Tansel Çölaşan'ın Danıştay Başsavcılığına seçilmesiyle boşalan Danıştay Başkanvekiliğine, 6. Daire Üyesi Sinan Yörükoğlu seçildi.
Danıştay Genel Kurulunca yapılan seçime tek aday olarak giren Sinan Yörükoğlu, 75 üyenin oyunu alarak Başkanvekili oldu. Yörükoğlu, bu görevi 4 yıl sürdürecek. Danıştayda iki başkanvekili bulunuyor. Yörükoğlu, aynı zamanda Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Başkanlığını da yapacak. Diğer başkanvekili ise Vergi Dava Daireleri Kuruluna başkanlık ediyor.
Sinan Yörükoğlu
Sinan Yörükoğlu, Ankara Atatürk Lisesinden mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Danıştay Yardımcısı unvanıyla 31 Ocak 1973 yılında mesleğe başlayan Yörükoğlu'nun unvanı, 14 Mayıs 1981 tarihinde Danıştay Tetkik Hakimi olarak değişti. Adalet Müfettişliği, Adalet Başmüfettişliği, Ankara Bölge İdare Mahkemesi Üyeliği, Ankara İdare Mahkemesi Başkanlığı görevlerinde bulunan Yörükoğlu, 30 Kasım 1993'te Danıştay Savcılığına atandı. Yörükoğlu, 17 Ocak 2000 tarihinde Danıştay üyeliğine seçildi.
Bakan Koç, Penguen Dergisi'nden tazminat kazandı.
Ankara - Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Penguen Dergisi'ni, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un, "kişilik haklarına saldırıda" bulunduğu gerekçesiyle, 5 bin YTL manevi tazminat ödemeye mahkum etti.
Ankara - Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, Penguen Dergisi'ni, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'un, "kişilik haklarına saldırıda" bulunduğu gerekçesiyle, 5 bin YTL manevi tazminat ödemeye mahkum etti.
Davanın duruşmasına Koç'un avukatı Bahadır Öztürk ile Penguen Dergisi'nin avukatı Tora Pekin katıldı.
Pekin, dava konusu yazının bir mizah dergisinde yayınlandığını belirterek, Kültür ve Turizm Bakanı olan bir kişinin kendisi ile ilgili yazılan mizahi yazıyı hoş görmesi gerektiğini ileri sürdü.
Dava konusu yazıyla manevi tazminat şartlarının oluşmadığını öne süren Pekin, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili olarak çizilen "kedi" karikatürü hakkında Yargıtay'ın bozma kararını mahkemeye sundu.
Koç'un avukatı Bahadır Öztürk de dava konusu yazının, "Mizahi bir yazı olmadığını ve insanları güldürmek yerine düşündüren bir içeriğe sahip olduğunu" savundu.
Daha önceki savunmalarını tekrarlayan Öztürk, davanın kabulünü talep etti.
Yargıç Hüseyin Ünaldı, davayı kısmen kabul ederek, davalı Penguen Dergisi'nin, Kültür ve Turizm Bakanı Koç'a, uygulanacak yasal faizi ile birlikte 5 bin YTL manevi tazminat ödemesine karar verdi.
Ali Kırca bazı siteleri kapattırdı
Ali Kırca, mahkeme kararıyla porno görüntülerini yayınlayan internet sitelerini kapattırdı. Kırca ayrıca Vatan ve Hürriyet gazetelerine de haber yayını konusunda yasak getirtti.
atv anchormani Ali Kırca, İstanbul Kadıköy Asliye 6. Hukuk Mahkemesi'nin kararı ile porno görüntülerini yayınlayan internet sitelerini kapattırdı, gazetelerin haber yayınına yasak getirdi.
Internet Servis Sağlayıcısı şirketlere gönderilen kapama yazısında, porno görüntüleri yayınlayan adresler tek tek belirtildi. Hakimin kendisine iletilen CD'den sonra aldığı kararda, Ali Kırca'nın saygın bir kişi olduğu belirtildi.
Ayrıca, Vatan ve Hürriyet gazetelerine de haber yayını konusunda yasak getirildi.
Ayrıca, Vatan ve Hürriyet gazetelerine de haber yayını konusunda yasak getirildi.
Gazilerden Erdoğan'a tazminat davası.
Adana - Adana'da bir grup gazi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aleyhine 1 YTL'lik tazminat davası açmak için avukatları aracılığıyla nöbetçi mahkemeye başvuruda bulundu.
Avukat Gökay Sarılı, bir şehit ailesi ve üç gazi adına, Başbakan Erdoğan aleyhine toplam 1 YTL'lik manevi tazminat davası açılması için nöbetçi Adana 5. Sulh Hukuk Mahkemesine başvuruda bulundu.
Sarılı, başvurunun ardından yaptığı açıklamada, Başbakan Erdoğan'ın "askerlik yan gelip yatma yeri değildir" sözlerinin, müvekkilleri şahsında, tüm gazilerin ve şehit yakınlarının duygularını ve onurunu zedelediğini savunarak, bu zararın sembolik olarak tazmini için manevi tazminat davası açtıklarını söyled
İlk kez oluyor...
İngiltere'de görülen davada ilk kez bir İngiliz askeri Irak'ta savaş suçu işlediğini kabul etti.
Irak'ta görev yapan Duke of Lanchester taburuna mensup onbaşı Donald Payne, 2003 yılında Basra'daki görevi sırasında Iraklı sivillere insanlık dışı muamelede bulunduğunu kabul etti.
Payne'in 30 yıla kadar ağır hapisle cezalandırılabileceği belirtiliyor.
Payne, dava sırasında, 26 yaşındaki Iraklı Baha Musa'nın ölümünde rol oynadığı yolundaki suçlamayı ise reddetti.
Payne, kendisini Musa'yı döverken gördükleri iddia edilen kişileri tanıklık etmemeleri için tehdit ettiği yolundaki suçlamanın da doğru olmadığını savundu.
Baha Musa, İngiliz askeri tarafından gözaltına alındığı sırada vücudu ve başına aldığı darbeler sonucunda hayatını kaybetmişti.
Savcı, Payne'in suçunun, kabul ettiğinin çok ötesinde olduğunu iddia ediyor. Davada 6 asker daha yargılanıyor. Diğer sanıklar haklarındaki suçlamaların tümünü reddediyor.
Eski hizmetçisinden Avşar’a sigorta davası
Hülya Avşar’a, eski hizmetçisi Güner Binici tarafından sigortasız çalıştırdığı gerekçesiyle dava açıldı.
Avukat Levent Doğuş, Beyoğlu İş Mahkemesi’ne verdiği dava dilekçesinde müvekkili Binici’nin Avşar’ın Sarıyer’deki evinde 5 Kasım 2005’te temizlik ve ev işleri yapmak üzere işe başladığını, 7 Mart 2006 tarihine kadar aralıksız çalıştığını belirtti. Doğuş, 1.000 YTL maaş alan Binici’nin Avşar’ın evinde gece ve gündüz çalıştığını, 8 saatlik uyku dışında geri kalan zamanlarda çamaşır, bulaşık, misafir ağırlama ve çocuk bakımı işleri yaptığını kaydetti. Dilekçede, “Müvekkilim çalıştığı süre içerisinde sigortaya kaydı yaptırılmamıştır. SSK talebi reddedilmiştir.” denildi. Avukat, 7 Mart’ta Avşar tarafından işine tek taraflı ve haksız bir şekilde son verilen müvekkilinin sigortalı sayılması için davayı açmak zorunda kaldıklarını söyledi. Deniz Aydın, İstanbul
Çevirmenlere de 301`den dava
John Tirman`ın `Savaş Ganimetleri: Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli` adlı kitabın yayımcısının yargılandığı davaya, kitabın çevirmenleri de ek iddianameyle sanık olarak dahil edildi
ESRA ALUS İstanbul
ESRA ALUS İstanbul
Amerikalı yazar John Tirman`ın `Savaş Ganimetleri: Amerikan Silah Ticaretinin İnsani Bedeli` adlı kitabın çevirmenleri, düzenlenen ek iddianameyle hakim karşısına çıktı.
Aram Yayıncılık Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Fatih Taş`ın yargılandığı dava dosyasına ek iddianameyle çevirmenler Lütfi Taylan Tosun ile Aysel Yıldırım da sanık olarak dahil edildi. İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi`nde görülen duruşmaya Taş ile çevirmenler Tosun ve Yıldırım katıldı. Düşünceye Özgürlük Girişimi üyeleri, Uluslararası PEN Yönetim Kurulu üyeleri, Uluslararası Af Örgütü temsilcileri ve Aram Yayıncılık çalışanları izleyiciler arasında yer aldı. Çevirmenler, meslekleri gereği kendilerine iş olarak verilen kitapları hiçbir ayrım yapmadan para karşılığında farklı dillere çevirdiklerini belirterek, beraat talebinde bulundular. Basın Kanunu`na dikkat çeken sanık avukatları, basılmış eserler için dava açma süresinin 4 ay olduğunu belirterek, davanın zaman aşımından düşürülmesini talep ettiler. Duruşma, eksikliklerin giderilmesi için 29 Kasım`a ertelendi. Özgürlükler tehdit altında
Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Taş, davanın Türkiye`nin demokrasi yolunda ilerlemesine hiçbir katkısının olmayacağını söyledi. Duruşmayı izleyen Uluslararası Af Örgütü Fransa Şubesi Türkiye Koordinatörü Claude Edelmann davayı `Dünyada eşi benzeri olmayan bir dava` olarak nitelendirdi. Edelmann, `Gazeteciler de tercümanlar da görevi gereği her türlü haberi ve çevirilerini yapma özgürlüğüne sahiptir. Bu PKK ile ilgili bir haber ve yazı da olabilir. Ama Türkiye`de kişilerin özgürlükleri tehdit altında` dedi. İddianamede, yayımcı Taş`ın, TCK`nın 301/1 maddesi uyarınca `Türklüğü, Cumhuriyeti ve TBMM`yi alenen aşağılamak` ve 5816 sayılı yasanın 1/1 ve 2. maddelerinde belirtilen `Mustafa Kemal Atatürk`ün anısına alenen hakaret etmek`ten cezalandırılması isteniyor. TCK`nın 301/1. maddesinden yargılanan çevirmenler Tosun ile Yıldırım için de 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası isteniyor.
Saddam rest çekti, hakim kovdu
Irak'ta Enfal davasında yargılanan devrik lider Saddam Hüseyin ve 6 eski Iraklı yetkilinin avukatları, mahkeme başkanının değiştirilmesini protesto etti. Mahkeme başkanı ise saddamı mahkemeden çıkardı. İşte restleşme anları:
Irak'ta Enfal davasında yargılanan devrik lider Saddam Hüseyin ve 6 eski Iraklı yetkilinin avukatları, mahkeme başkanının değiştirilmesini protesto ederek mahkeme salonunu terk etti.
Irak hükümetinin "tarafsızlığını kaybettiği" gerekçesiyle görevden aldığı yargıç Abdullah El Amiri'nin yerine getirilen yargıç Muhammed El Ureybi'nin, duruşmasının başlamasından sonra oturmayı reddeden Saddam Hüseyin'i mahkeme salonundan attığı da belirtildi. Yargıcın, "Onu mahkeme salonundan çıkarın" dediği ve devrik liderin, muhafızların eşliğinde dışarı çıktığı bildirildi
Tecavüzle suçlanan 405 asker beraat etti
Mardin'in Derik İlçesi'nde 1993-94 yıllarında gözaltına alınan 34 yaşındaki Ş.E.'nin defalarca kendisine tecavüz ettiğini ve kendisine kötü muamele ettiğini öne sürdüğü aralarında subayların da bulunduğu 64'ü subay 405 asker beraat etti.
DHA - Almanya'ya iltica etmek için başvurusu kabul edilen ve bu ülkede evlenen Ş.E. 1993 ve 1994 yılında Mardin’de üç kez gözaltına alındığını ve sürekli kötü muamele ve tecavüze maruz kaldığını öne sürdü. Ş.E.'nin iddiası üzerine Mardin 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde 405 asker hakkında 2003 yılında, Mazıdağı İlçesi'nde de 45 asker için Mazıdağ Ağır Ceza Mahkemesi'nde tecavüz ve işkence suçlamasıyla iki ayrı dava açıldı.
Ş.E.'nin avukatlarının başvurusu üzerine Yargıtay davanın geçen yıl Çorum'un Sungurlu İlçesi'nde görülmesine karar verdi. Mahkenin başvurusu üzerine Türkiye'nin Almanya Büyükelçiliği görevlilerinin bulduğu Ş.E., adli tıp kurumunda muayene olmayı ve sanıklarla yüzleşmeyi kabul etmedi. Sungurlu Ağır Ceza Mahkemesi, askerlere yöneltilen suçlamalara ilişkin yeterli ve inandırıcı kanıt bulunmadığını bildirerek beraat kararı verdi.
Ş.E. Mardin'in Mazıdağı İlçesi'nde o dönemde görev yapan 45 askere yönelik aynı suçlaması üzerine açılan davanın da tamamlanma aşamasına geldiği belirtildi.
DHA - Almanya'ya iltica etmek için başvurusu kabul edilen ve bu ülkede evlenen Ş.E. 1993 ve 1994 yılında Mardin’de üç kez gözaltına alındığını ve sürekli kötü muamele ve tecavüze maruz kaldığını öne sürdü. Ş.E.'nin iddiası üzerine Mardin 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde 405 asker hakkında 2003 yılında, Mazıdağı İlçesi'nde de 45 asker için Mazıdağ Ağır Ceza Mahkemesi'nde tecavüz ve işkence suçlamasıyla iki ayrı dava açıldı.
Ş.E.'nin avukatlarının başvurusu üzerine Yargıtay davanın geçen yıl Çorum'un Sungurlu İlçesi'nde görülmesine karar verdi. Mahkenin başvurusu üzerine Türkiye'nin Almanya Büyükelçiliği görevlilerinin bulduğu Ş.E., adli tıp kurumunda muayene olmayı ve sanıklarla yüzleşmeyi kabul etmedi. Sungurlu Ağır Ceza Mahkemesi, askerlere yöneltilen suçlamalara ilişkin yeterli ve inandırıcı kanıt bulunmadığını bildirerek beraat kararı verdi.
Ş.E. Mardin'in Mazıdağı İlçesi'nde o dönemde görev yapan 45 askere yönelik aynı suçlaması üzerine açılan davanın da tamamlanma aşamasına geldiği belirtildi.
Bakan Şener'den perakendecilere 'market yasası' sözü
ANKARA - Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, büyük marketlerle ilgili yasa tasarısının mutlaka çıkması gerektiğine hükümetin de perakendeciler gibi inandığını söyledi.
Bu yasanın, daha önceki yasalardan farklı bir gelişme olmadığını vurgulayan Şener, "Ben bu yasama yılında kanunun yasalaşacağını düşünüyorum. Bunun için ben de çaba harcayacağım. Ben, şimdiden yasanın hayırlı uğurlu olmasını diliyorum" diyerek, Market Yasası'nın çıkacağı sözünü verdi.
Perakendeciler Federasyonu'nun Kocatepe Kültür Merkezi'nde düzenledği 'Global Ekonomide Türkiye Perakendeciliği' konulu panelde konuşan Devlet Bakanı Şener, rekabetçi dünyada ülkeler gibi firmaların da kendilerini değiştirmek, günün şartlarına ayak uydurmak zorunda olduklarını ifade etti.
Rekabetin yaşandığı piyasalarda mutlak surette kuralların da geçerli olacağını kaydeden Şener, herşeyi kendi haline bırakılmış; 'piyasa kendi kendini düzenler' anlayışında dünyada hiçbir ülkenin olmadığını belirterek, şunları söyledi: "Onun için piyasa demek herşeyi başı boş kendi haline bırakmak demek değil. Piyasa dediğimiz şey kurallı oluşundan kaynaklanır. Böyle olmadığı zaman kayıtdışılık ve haksız rekabet artar. Kayıtdışılığın ve haksız rekabetin kuralsızlar nedeniyle arttığı; büyüdüğü bir ülkede de hiçbir iş doğru işlemez ve o ülke küresel rekabette de başarılı olamaz."
Market Yasası'nın ülkede bir talep olarak çıktığını ifade eden Şener, "Büyük mağazalarla ilgili yasa tasarısının mutlaka çıkması gerektiğine hükümetin tüm üyeleri olarak bizde sizler gibi inanıyoruz" diye konuştu. Şener, bu çerçevede Sanayi Bakanlığı'nın hazırladığı yasa taslağının kanunlaşma süreci içerisinde Meclis'e geleceğini belirterek, "Biz bu süreçte daha önceki yasalardan farklı bir gelişmenin olduğu kanaatinde değiliz. Süreç işlemektedir. Zaten Perakendeciler Federasyonu'nun kuruluşuda yenidir. Siz kurulmadan biz yasayı çıkarmış olsaydık size biraz haksızlık olurdu. Böyle bir durumda yasada eksiklikler ortaya çıkabilirdi. Artık bu süreçte eksiklik olmayacağı, komisyonlarda bilgi ve birikimlerinizin olgunlaşacak bir yasalaşma sürecine hazır vaziyetteyiz. Ben bu yasama yılında bu kanunun yasalaşacağını düşünüyorum. Bunun için ben de çaba harcıyacam. Şimdiden yasanın hayırlı uğurlu olmasını diliyorum" dedi.
Coşkun: Sorun kısa süre içinde çözülecektir
Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun da, hazırlanan Market Yasası Tasarısı'na karşı yapılan lobi faaliyetleriyle Başbakan'ın yanlış bilgilendirildiğini söyledi.
Bazı güç odaklarının Başbakan'a, mevcut büyük marketlerin yıkılacağını söylediklerini açıklayan Coşkun, "Böylelikle bu yasanın çıkmasını engellediler, açıkça söylüyorum. Ben bu yasasının çıkmamasının sebebini biliyorum ama gerekçesini anlayamadım. 3 milyon esnaf ve sanatkar bu yasanın arkasında. Bu yasayı hazırlarken ABD'den Almanya'ya, Japonya'dan Fransa'ya kadar örnek yasaları getirdik. Bu yasa Fransız'ların uyguladığı yasadan daha hafif bir yasa ama Fransa kökenli bir kuruluş bu yasanın çıkmaması için en çok mücadele edenlerden. Kendilerine de söyledim. Dedim ki "Fransa'da bunları yapabiliyor musunuz?" "Hayır yapamıyoruz" dediler. "Peki neden bunu yapıyorsunuz" dediğimizde "Türkiye hızla gelişiyor bizim önümüzü kapatmayın" dediler. Ancak serbest piyasa ekonomisi güçlünün güçsüzü istismar ettiği bir piyasa değildir. Devlet vardır; kaidelerini koyacaktır. Konuyu geçenlerde Başbakan ile bir kez daha görüştüm. O da "Bunu önümüzdeki dönemde ele alalım" dedi. Zannediyorum bu sorun kısa süre içinde çözülecektir" diye konuştu.
’Yargıdaki olaylar yolsuzluk değil, yasalara aykırı tutum’
Bazı basın yayın organlarında üst düzey TSK mensuplarıyla ilgili verilen yolsuzluk haberlerine ilişkin bir açıklama yapan Genelkurmay Başkanlığı, yargıya intikal etmiş bir konuda doğruluğu teyit edilmeden yayın yapılmasının etik kurallarla bağdaşmadığını bildirdi.
Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan açıklamada konunun Genelkurmay Başkanlığı’nca yargıya intikal ettirilmesinin sebebinin, konutların bakım ve onarım konusunda yürütülen faaliyetlerin mevzuata aykırı olmasından değil, ilgili personelin yasalara aykırı tutum ve davranışıyla ilgili iddialardan kaynaklandığı kaydedildi. Ankara, Zaman
Uyum paketinin ilk yasası MECLİSTEN GEÇTİ...
İHA - TBMM Genel Kurulu'nun dünkü olağanüstü ilk birleşiminde, 9. Uyum Paketi'nde yer almakta olan yurt dışından gelen göçmenler, yerleri kamulaştırılanlar, göçebeler ve milli güvenlik nedeniyle yerlerinin değiştirilmesine karar verilen köylülerin iskanına ilişkin esasları belirleyen İskan Kanunu Tasarısı kanunlaştırıldı.
Temel kanun olarak 2 bölüm halinde ele alınan 53 maddelik yasa, iskan ve köylerde fiziksel yerleşimin düzenlenmesinde alınacak tedbirleri ve iskan edilenlerin hak ve yükümlülüklerini yeniden düzenliyor. Kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılacak baraj, koruma alanı, havaalanı, karayolu, demiryolu ve fabrika inşaatı gibi amaçlarla yapılan kamulaştırmalar sonucu yerlerini terk etmek zorunda kalan aileler, talep ettikleri takdirde İmar ve İskan Bakanlığı tarafından gösterilecek yerlerde iskan edilecekler.
Temel kanun olarak 2 bölüm halinde ele alınan 53 maddelik yasa, iskan ve köylerde fiziksel yerleşimin düzenlenmesinde alınacak tedbirleri ve iskan edilenlerin hak ve yükümlülüklerini yeniden düzenliyor. Kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılacak baraj, koruma alanı, havaalanı, karayolu, demiryolu ve fabrika inşaatı gibi amaçlarla yapılan kamulaştırmalar sonucu yerlerini terk etmek zorunda kalan aileler, talep ettikleri takdirde İmar ve İskan Bakanlığı tarafından gösterilecek yerlerde iskan edilecekler.
(20 Eylül 2006 Çarşamba)
Almanya'da Türklere çifte vatandaşlık yasa tasarısı Meclis'te
A.A. - Alman Birlik 90/Yeşiller Partisi, Türklere çifte vatandaşlık verilmesi için Federal Meclis'e (Bundestag) yasa tasarısı sundu. Yeşiller meclis grubunun, Alman vatandaşlığına geçişlerde şartların kolaylaştırılması için sunduğu 10 maddelik yasa tasarısında, Türklere çifte vatandaşlık hakkı verilmesi de istendi.
Yasa tasarısında, çifte vatandaşlık hakkının AB ülkesi vatandaşlarının yanı sıra AB ile ortaklık anlaşması bulunmasından dolayı Türk vatandaşlarına da tanınması isteniyor.
Vatandaşlığa geçiş süresinin de 8 yıldan 6 yıla düşürülmesi istenen yasa tasarısında, birinci kuşak yabancılardan talep edilen Almanca bilgisi seviyesinin de düşürülmesi istendi.
Tasarıda ayrıca, Alman vatandaşlığını aldıktan sonra başka bir vatandaşlığa geçenlere, bunu, aldıkları vatandaşlığı geri vererek telafi etme hakkı tanınması gerektiği belirtildi.
Yeşiller Partisi Berlin eyalet meclisi milletvekili Özcan Mutlu, bu konuda yaptığı açıklamada, mevcut vatandaşlık yasasının 6 yıldan bu yana tecrübe edildiğini ve eksikliklerinin ortaya çıktığını belirterek, “Söz konusu yasa tasarısıyla bu eksiklikler giderilmeye çalışılıyor” dedi.
Yasa tasarısında, çifte vatandaşlık hakkının AB ülkesi vatandaşlarının yanı sıra AB ile ortaklık anlaşması bulunmasından dolayı Türk vatandaşlarına da tanınması isteniyor.
Vatandaşlığa geçiş süresinin de 8 yıldan 6 yıla düşürülmesi istenen yasa tasarısında, birinci kuşak yabancılardan talep edilen Almanca bilgisi seviyesinin de düşürülmesi istendi.
Tasarıda ayrıca, Alman vatandaşlığını aldıktan sonra başka bir vatandaşlığa geçenlere, bunu, aldıkları vatandaşlığı geri vererek telafi etme hakkı tanınması gerektiği belirtildi.
Yeşiller Partisi Berlin eyalet meclisi milletvekili Özcan Mutlu, bu konuda yaptığı açıklamada, mevcut vatandaşlık yasasının 6 yıldan bu yana tecrübe edildiğini ve eksikliklerinin ortaya çıktığını belirterek, “Söz konusu yasa tasarısıyla bu eksiklikler giderilmeye çalışılıyor” dedi.
Hükümet petrol yasasına sektörden destek bekliyor...
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, Petrol Yasası'nı oldukça önemsediklerini belirtirken, bu konuda sektörden destek beklediklerini söyledi.
AA-Güler, Petrol Platformu Derneğinin Ankara Hilton Otelinde verdiği resepsiyonda yaptığı konuşmada, Petrol Yasası'nın çıkması yönünde sektörde beklentilerin bulunduğunu ve bu konuda hazırlıkların tamamlandığını söyledi.
Petrol yasasının oldukça önemsediklerini, kanunun bir an önce çıkmasının en büyük arzuları olduğunu ifade eden Güler, bu nedenle sektörden tüm kesimlerinden destek beklediklerini söyledi. Doğalgaz konusunda da yapılan zamları tam olarak yansıtmadıklarını ancak bunun kendilerine zarar olarak yansımadığını ifade eden Güler, doğalgazla ilgili çapraz sübvansiyon olmadığını, hükümet olarak sübvansiyon uygulamadıklarını söyledi.
Kontrat devri çalışmalarının da devam ettiğini anlatan Güler, BOTAŞ'ın ve bakanlığın çalışmalarının son durumu hakkında bilgi verirken, yapılanların ve yapılacakların birer ilk olduğunu ve oluşumların zaman gerektirdiğini söyledi.
Gerçekleştirilen başarıların zor çalışmalar olduğuna işaret eden Bakan Güler, “bu işler sıcak otel salonunda rahat görülmez, araziye çıkmanızı tavsiye ederim” dedi. Sektörde bundan sonra kimsenin monopolden bahsetmeyeceğini belirten Güler, bundan sonraki süreci “bilek güreşi” olarak niteleyerek, dürüst olan ve rekabet edebilenin güreşi kazanacağını ifade etti.
AA-Güler, Petrol Platformu Derneğinin Ankara Hilton Otelinde verdiği resepsiyonda yaptığı konuşmada, Petrol Yasası'nın çıkması yönünde sektörde beklentilerin bulunduğunu ve bu konuda hazırlıkların tamamlandığını söyledi.
Petrol yasasının oldukça önemsediklerini, kanunun bir an önce çıkmasının en büyük arzuları olduğunu ifade eden Güler, bu nedenle sektörden tüm kesimlerinden destek beklediklerini söyledi. Doğalgaz konusunda da yapılan zamları tam olarak yansıtmadıklarını ancak bunun kendilerine zarar olarak yansımadığını ifade eden Güler, doğalgazla ilgili çapraz sübvansiyon olmadığını, hükümet olarak sübvansiyon uygulamadıklarını söyledi.
Kontrat devri çalışmalarının da devam ettiğini anlatan Güler, BOTAŞ'ın ve bakanlığın çalışmalarının son durumu hakkında bilgi verirken, yapılanların ve yapılacakların birer ilk olduğunu ve oluşumların zaman gerektirdiğini söyledi.
Gerçekleştirilen başarıların zor çalışmalar olduğuna işaret eden Bakan Güler, “bu işler sıcak otel salonunda rahat görülmez, araziye çıkmanızı tavsiye ederim” dedi. Sektörde bundan sonra kimsenin monopolden bahsetmeyeceğini belirten Güler, bundan sonraki süreci “bilek güreşi” olarak niteleyerek, dürüst olan ve rekabet edebilenin güreşi kazanacağını ifade etti.
Makul olmak çok mu zor?
Benim ülkem köklü siyasi, idari ve sosyal geleneklere sahiptir. Benim ülkem, insanlığa göz kamaştırıcı bir medeniyet armağan eden bir imparatorluğun mirasına sahiptir. Benim ülkem, çok netameli bir coğrafyada ayakta kalmayı başarmıştır. Benim ülkemin insanı özgürlüğü de, refahı da, adaleti de, demokratik hayatı da en az batılı hemcinsleri kadar hak etmektedir. Ama hak ettiğinin çok azını alabilmiştir bugüne kadar. Kimi zaman kurumsal, kimi zaman zihinsel engeller ayak bağı olmuştur gelişmenin önünde. Statüko, bu ülke insanının geleceğe ümitle ve şevkle değil de korku ile ve korunma güdüsüyle bakmasını tercih etmiştir. Onyıllar boyunca başarılı da olmuştur. Ta ki bir Özal gelip de “korkularınızdan kurtulun, başınızı kaldırıp bakın, sizin dışınızda hızla dönen bir dünya var, korkmayın ve bu dünyanın bir parçası olun” dediğinde bu ülkenin ufku genişlemiştir. Üç temel hürriyet kavramının (fikir, din ve vicdan, teşebbüs) ayırdına ancak o zaman varabilmişizdir.
Reform... bizler için
Meclis’te AB uyum yasaları görüşülmeye başlandı. “AB’nin müzakere şartı olarak istediği yasalar” olarak algılanan bu yasalar aslında ülkenin idari, sosyal ve demokratik kalitesini yükseltecek. Şu yanılgıdan bir türlü kurtulamıyoruz: Avrupa bize yasaları dayatıyor! Hayır kardeşim, bu yasalar bizim için, geleceğimiz için, şeffaflık için, entegrasyon için lazım. Özgürlükten, demokrasiden kimseye zarar gelmez. Duygusal tepkimelerle ancak his dünyamızı tatmin ediyoruz. Oysa aklı selim, makul olanı gerekli kılıyor. Nedir makul olan? Bu ülkenin ve insanlarının daha müreffeh, daha özgür bir hayata sahip olması için demokrasinin çıtasının yükselmesi, devletin şeffaflaşması ve ekonominin dünya ile entegre olmasıdır. Uyum yasaları veya yapısal reformlar bu amaca hizmet ettiği için önemlidir, AB istediği için değil. “Dış güç, sinsi tuzak” paranoyası, bu güzel ülkenin geleceğini bulutlandırıyor. Bu ülkede olan biten her şeyi, “kurgulanmış büyük ve sinsi bir planın parçaları” olarak görmekten vazgeçip geleceğin aydınlık olduğunu farkettiğimizde, bu paranoya da kendiliğinden bitecektir.
Meclis’te AB uyum yasaları görüşülmeye başlandı. “AB’nin müzakere şartı olarak istediği yasalar” olarak algılanan bu yasalar aslında ülkenin idari, sosyal ve demokratik kalitesini yükseltecek. Şu yanılgıdan bir türlü kurtulamıyoruz: Avrupa bize yasaları dayatıyor! Hayır kardeşim, bu yasalar bizim için, geleceğimiz için, şeffaflık için, entegrasyon için lazım. Özgürlükten, demokrasiden kimseye zarar gelmez. Duygusal tepkimelerle ancak his dünyamızı tatmin ediyoruz. Oysa aklı selim, makul olanı gerekli kılıyor. Nedir makul olan? Bu ülkenin ve insanlarının daha müreffeh, daha özgür bir hayata sahip olması için demokrasinin çıtasının yükselmesi, devletin şeffaflaşması ve ekonominin dünya ile entegre olmasıdır. Uyum yasaları veya yapısal reformlar bu amaca hizmet ettiği için önemlidir, AB istediği için değil. “Dış güç, sinsi tuzak” paranoyası, bu güzel ülkenin geleceğini bulutlandırıyor. Bu ülkede olan biten her şeyi, “kurgulanmış büyük ve sinsi bir planın parçaları” olarak görmekten vazgeçip geleceğin aydınlık olduğunu farkettiğimizde, bu paranoya da kendiliğinden bitecektir.
TBMM'de cumhuriyetçilik dindarlık tartışması
CHP Sinop Milletvekili Engin Altay, özel öğretim kurumları yasa tasarısını, “Yerlerde sürünen bir Türkiye'nin AB’ye giden sürecine evet demek mümkün değil, benim kanıma dokunuyor onuruma dokunuyor” diyerek eleştirince, TBMM’de cumhuriyetçilik dindarlık tartışması çıktı.
(ANKA)- 9’ncu Uyum paketi kapsamında TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesine başlanan özel öğretim kurumları yasa tasarısı, CHP ve AKP’liler arasında cumhuriyetçilik dindarlık tartışması yaşanmasına yol açtı.
Alınan karar uyarınca temel yasa olarak iki bölüm halinde görüşülmesine başlanan tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlandı. 1.Bölümün maddelerinin oylamasına geçildi, ancak CHP’nin 1.maddeyle ilgili önergesinin oylanmasında toplantı yeter sayısı olmadığı gerekçesiyle birleşime ara verildi.
(ANKA)- 9’ncu Uyum paketi kapsamında TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesine başlanan özel öğretim kurumları yasa tasarısı, CHP ve AKP’liler arasında cumhuriyetçilik dindarlık tartışması yaşanmasına yol açtı.
Alınan karar uyarınca temel yasa olarak iki bölüm halinde görüşülmesine başlanan tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlandı. 1.Bölümün maddelerinin oylamasına geçildi, ancak CHP’nin 1.maddeyle ilgili önergesinin oylanmasında toplantı yeter sayısı olmadığı gerekçesiyle birleşime ara verildi.
MİLLİ EĞİTİM BAKANI ÇELİK KATILMADI
Tasarının geneli üzerinde konuşan CHP Sinop Milletvekili Engin Altay, Ankara yerine Bursa’da olmayı tercih eden Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in salonda bulunmamasını eleştirdi. Engin, özel okullarla ilgili tasarının görüşüldüğü sıralarda komisyon sıralarında Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un oturduğunu vurgulayarak, bunun bir rastlantı mı yoksa AKP’nin özel okullara bakışının yansıması mı olduğunu merak ettiğini söyledi.
Görüşmeler sürerken daha sonra sırasıyla Devlet Bakanı Mehmet Aydın ile Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener’in Genel Kurul’da komisyon sıralarında oturması dikkat çekti.
Tasarının geneli üzerinde konuşan CHP Sinop Milletvekili Engin Altay, Ankara yerine Bursa’da olmayı tercih eden Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in salonda bulunmamasını eleştirdi. Engin, özel okullarla ilgili tasarının görüşüldüğü sıralarda komisyon sıralarında Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un oturduğunu vurgulayarak, bunun bir rastlantı mı yoksa AKP’nin özel okullara bakışının yansıması mı olduğunu merak ettiğini söyledi.
Görüşmeler sürerken daha sonra sırasıyla Devlet Bakanı Mehmet Aydın ile Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener’in Genel Kurul’da komisyon sıralarında oturması dikkat çekti.
KONUMA DOKUNUYOR, ONURUMA DOKUNUYOR
CHP’li Altay daha sonra konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bu AB dayatmalarının tadı kaçmıştır. Sizin de içinize sinmeyen pek çok yasa 5, 6’ncı uyum yasalarıyla gelip geçmiştir. Yerlerde sürünen bir Türkiye'nin AB’ye giden sürecine evet demek mümkün değil, benim kanıma dokunuyor onuruma dokunuyor. AB’ye evet, ama ulusal onurumuzu incinerek AB’ye gidiyorsak bu bana dokunuyor. Size dokunur dokunmaz onu bilmem. Bu yasa bize göre uyum yasası değil ipotek yasalarıdır. Her geçen gün artan isteklere, ya istiklal ya ölüm şiarıyla kurulmuş bu meclisin daha fazla tahammül etmesi mümkün değildir. Bizim parti olarak şahıs olarak özel okullara alerjimiz yok. Bizim bir alerjimiz var, cumhuriyetin temel değerlerini içine sindiremeyen herkese alerjimiz var.”
Özel okulların su ve elektriği resmi okullarınki kadar değil daha ucuz olan camilerinki kadar olmasını AKP’lilere öneren Altay, AKP’lilerin attığı laflar üzerine, “Bizim dindarlığımızı ölçecek konumda değilsiniz” diyerek tepki gösterdi.
CHP’li Altay daha sonra konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bu AB dayatmalarının tadı kaçmıştır. Sizin de içinize sinmeyen pek çok yasa 5, 6’ncı uyum yasalarıyla gelip geçmiştir. Yerlerde sürünen bir Türkiye'nin AB’ye giden sürecine evet demek mümkün değil, benim kanıma dokunuyor onuruma dokunuyor. AB’ye evet, ama ulusal onurumuzu incinerek AB’ye gidiyorsak bu bana dokunuyor. Size dokunur dokunmaz onu bilmem. Bu yasa bize göre uyum yasası değil ipotek yasalarıdır. Her geçen gün artan isteklere, ya istiklal ya ölüm şiarıyla kurulmuş bu meclisin daha fazla tahammül etmesi mümkün değildir. Bizim parti olarak şahıs olarak özel okullara alerjimiz yok. Bizim bir alerjimiz var, cumhuriyetin temel değerlerini içine sindiremeyen herkese alerjimiz var.”
Özel okulların su ve elektriği resmi okullarınki kadar değil daha ucuz olan camilerinki kadar olmasını AKP’lilere öneren Altay, AKP’lilerin attığı laflar üzerine, “Bizim dindarlığımızı ölçecek konumda değilsiniz” diyerek tepki gösterdi.
AKP’Lİ DOĞAN, CUMHURİYET MUHAFIZLARINA BENZETTİ
AKP Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan ise, “Cumhuriyeti siz kurmadınız her partiyi olduğu gibi cumhuriyet de sizi kurdu. Sizin yaptığınız ancak İran’daki cumhuriyet muhafızlarının yaptığı gibi onu bunu kollamaktır” diyerek CHP’lileri eleştirdi. Doğan, bugüne kadar kendisini polemikte yenen kimse olmadığını belirterek kendisine sataşılmaması uyarısında da bulundu. Doğan, misyonerlik faaliyetlerinin CHP döneminde daha fazla olduğunu da öne sürdü.
AKP Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan ise, “Cumhuriyeti siz kurmadınız her partiyi olduğu gibi cumhuriyet de sizi kurdu. Sizin yaptığınız ancak İran’daki cumhuriyet muhafızlarının yaptığı gibi onu bunu kollamaktır” diyerek CHP’lileri eleştirdi. Doğan, bugüne kadar kendisini polemikte yenen kimse olmadığını belirterek kendisine sataşılmaması uyarısında da bulundu. Doğan, misyonerlik faaliyetlerinin CHP döneminde daha fazla olduğunu da öne sürdü.
AZINLIK OKULLARI MADDESİ TUZAKTIR
CHP’li Engin Altay ise konuşmasında AKP’lileri, tasarının azınlık okullarını düzenleyen 5’nci maddesi konusunda uyardı. Altay, “Misyonerlik faaliyetlerinin resmi okul statüsü içerisinde yeniden hortlatılmasına içiniz elveriyorsa, burada ne kadar dininize bağlı olacağınıza vereceğiniz oylarla gösterin” dedi. Daha sonra konuşan CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç da aynı uyarıyı sürdürürken, “5’nci madde bir tuzaktır. Türkiye üzerinden bütün beklentilerini ne yazık ki sizin üzerinizden gerçekleştiriyorlar. Ya oy vermeyin ya da bu tasarıyı geri çekin” dedi.
CHP’li Engin Altay ise konuşmasında AKP’lileri, tasarının azınlık okullarını düzenleyen 5’nci maddesi konusunda uyardı. Altay, “Misyonerlik faaliyetlerinin resmi okul statüsü içerisinde yeniden hortlatılmasına içiniz elveriyorsa, burada ne kadar dininize bağlı olacağınıza vereceğiniz oylarla gösterin” dedi. Daha sonra konuşan CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç da aynı uyarıyı sürdürürken, “5’nci madde bir tuzaktır. Türkiye üzerinden bütün beklentilerini ne yazık ki sizin üzerinizden gerçekleştiriyorlar. Ya oy vermeyin ya da bu tasarıyı geri çekin” dedi.
"Emlakta yeni vergi söz konusu değil"
Bakan Unakıtan, Güler Sabancı'nın Ankara'da verdiği resepsiyona katıldı
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, belediye gelirleri yasasında değişiklik öngören taslağı değerlendirirken, ''yeni vergiler gelecek diye bir şey söz konusu değil'' dedi.
Kemal Unakıtan, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı'nın Ankara Hilton Oteli'nde verdiği resepsiyonda gazetecilerin sorularını yanıtladı.
Belediye gelirleri yasasında değişiklik öngören yasa taslağına ilişkin bir soru üzerine Unakıtan, söz konusu taslağın TBMM'ye henüz sevk edilmediğini, Meclis'e sevk edildikten sonra görüşüleceğini söyledi. Bazı basın organlarında yer alan haberlerde değişiklik ile yeni vergilerin getirilmiş gibi bir hava meydana getirildiğini belirten Unakıtan, şöyle konuştu:
''Onlar bana göre tamamen yanlış. Bununla ilgili bir açıklama yapılmasında fayda var. Yeni vergiler gelecek diye bir şey söz konusu değil.''
"Otopark parası kanunda zaten var"
Araçlardan günlük 7 YTL otopark parasının alınmasının öngörüldüğünün hatırlatılması üzerine Bakan Unakıtan, araçlardan otopark parası alınmasının yeni konmuş bir madde olmadığını, kanunda zaten var olduğunu ancak uygulanmadığını söyledi.
Bir gazetecinin emlak vergisinde düzeltme yetkisi verilen belediyelerin bazılarının bu yetkiyi artış yönünde kullanmasını nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine de Unakıtan, ''bunları okudum, nerede ne kadar artmış onla yakından ilgilenilecek. Önce onunla ilgili doğru bilgi alayım'' dedi.
Memur maaş zamlarına ilişkin bir soru üzerine de Unakıtan, bu kararın hükümete ait olduğunu, konuyla ilgili Bakan Mehmet Ali Şahin'in ilgilendiğini belirtti.
Belediye gelirleri yasasında değişiklik öngören yasa taslağına ilişkin bir soru üzerine Unakıtan, söz konusu taslağın TBMM'ye henüz sevk edilmediğini, Meclis'e sevk edildikten sonra görüşüleceğini söyledi. Bazı basın organlarında yer alan haberlerde değişiklik ile yeni vergilerin getirilmiş gibi bir hava meydana getirildiğini belirten Unakıtan, şöyle konuştu:
''Onlar bana göre tamamen yanlış. Bununla ilgili bir açıklama yapılmasında fayda var. Yeni vergiler gelecek diye bir şey söz konusu değil.''
"Otopark parası kanunda zaten var"
Araçlardan günlük 7 YTL otopark parasının alınmasının öngörüldüğünün hatırlatılması üzerine Bakan Unakıtan, araçlardan otopark parası alınmasının yeni konmuş bir madde olmadığını, kanunda zaten var olduğunu ancak uygulanmadığını söyledi.
Bir gazetecinin emlak vergisinde düzeltme yetkisi verilen belediyelerin bazılarının bu yetkiyi artış yönünde kullanmasını nasıl değerlendirdiğini sorması üzerine de Unakıtan, ''bunları okudum, nerede ne kadar artmış onla yakından ilgilenilecek. Önce onunla ilgili doğru bilgi alayım'' dedi.
Memur maaş zamlarına ilişkin bir soru üzerine de Unakıtan, bu kararın hükümete ait olduğunu, konuyla ilgili Bakan Mehmet Ali Şahin'in ilgilendiğini belirtti.
İskan Kanunu tasarısı kabul edildi
Meclis'in gündemi yoğun
Yurtdışından gelen göçmenlerin, yerleri kamulaştırılanların, göçebelerin ve milli güvenlik nedeniyle yerlerinin değiştirilmesine karar verilen köylülerin iskanına ilişkin esasları belirleyen İskan Kanunu Tasarısı, TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi.
Meclis Genel Kurulu, Avrupa Birliği yasalarını görüşmek üzere olağanüstü toplandı. Genel Kurul'da temel yasa olarak görüşülen İskan Kanunu tasarısı kabul edildi.
Temel yasa olarak görüşülen tasarının maddeleri üzerinde altı önerge verilmesine karşılık bunlardan sadece AK Parti Çankırı Milletvekili Tevfik Akbak'ın ifade düzeltici iki önergesinin işleme alınmasına, CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol tepki gösterdi.
Birinci bölümü kabul edilen İskan Kanunu tasarısına göre:
Temel yasa olarak görüşülen tasarının maddeleri üzerinde altı önerge verilmesine karşılık bunlardan sadece AK Parti Çankırı Milletvekili Tevfik Akbak'ın ifade düzeltici iki önergesinin işleme alınmasına, CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol tepki gösterdi.
Birinci bölümü kabul edilen İskan Kanunu tasarısına göre:
# Milli Güvenlik nedeniyle iskan edilecek yerlerde yaşayan ailelerin iskanı, MGK'nın önerileri doğrultusunda Bakanlar Kurulu'nca alınacak karar doğrultusunda yapılacak.
# Kanuna göre, Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olmayan yabancılar ile Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı bulunup da sınır dışı edilenler, güvenlik bakımından Türkiye'ye gelmeleri uygun görülmeyenler, göçmen olarak kabul edilmeyecek.
# Yurda toplu olarak gelen göçmenlerin, sınırlardan girdikten sonra işlemleri tamamlanıncaya kadar bakım, beslenme ve barınma ihtiyaçları, Kızılay'ın da yardımlarıyla Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nca karşılıksız sağlanacak.
# Bakanlığın gösterdiği yerlerde iskanı kabul etmeyenlerin hak sahiplilik durumları, Mahalli İskan Komisyonu'nca iptal edilecek.
# Türkiye'ye kabul edilen ''iskanlı göçmenler'', şartların elverdiği yerlerde, Bakanlıkça uygun görülecek yerlerde iskan edilecek. Ancak Türkiye'ye geldikleri tarihten itibaren 2 yıl içinde iskanını istemeyen göçmenler iskan edilmeyecek ve Bakanlıkça yapılmakta olan karşılıksız yardımlar kesilecek.
# Göçebeler, Bakanlıkça uygun görülecek yerlere, kanun hükümleri gereğince iskan edilecek. Ancak iskan duyurusu tarihinin bitiminden itibaren 6 ay içinde başvurmayan aileler iskan edilmeyecek.
Kanun yürürlüğe girdikten itibaren iki yıl içinde başvurmayanlar ile Bakanlığın yapacağı iskan yardımını istemeyenler, gösterilen yeri kabul etmeyenler veya terk edenler, ikinci bir iskan talebinde bulunamayacaklar.
Geçici maddelerle birlikte 53 madden oluşan tasarı, 2 bölüm halinde temel kanun olarak görüşüldü.
Tasarının yasalaşmasının ardından Başkanvekili Sadık Yakut, yarın saat 15.00'de toplanmak üzere birleşimi kapattı.
# Kanuna göre, Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı olmayan yabancılar ile Türk soyundan ve Türk kültürüne bağlı bulunup da sınır dışı edilenler, güvenlik bakımından Türkiye'ye gelmeleri uygun görülmeyenler, göçmen olarak kabul edilmeyecek.
# Yurda toplu olarak gelen göçmenlerin, sınırlardan girdikten sonra işlemleri tamamlanıncaya kadar bakım, beslenme ve barınma ihtiyaçları, Kızılay'ın da yardımlarıyla Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nca karşılıksız sağlanacak.
# Bakanlığın gösterdiği yerlerde iskanı kabul etmeyenlerin hak sahiplilik durumları, Mahalli İskan Komisyonu'nca iptal edilecek.
# Türkiye'ye kabul edilen ''iskanlı göçmenler'', şartların elverdiği yerlerde, Bakanlıkça uygun görülecek yerlerde iskan edilecek. Ancak Türkiye'ye geldikleri tarihten itibaren 2 yıl içinde iskanını istemeyen göçmenler iskan edilmeyecek ve Bakanlıkça yapılmakta olan karşılıksız yardımlar kesilecek.
# Göçebeler, Bakanlıkça uygun görülecek yerlere, kanun hükümleri gereğince iskan edilecek. Ancak iskan duyurusu tarihinin bitiminden itibaren 6 ay içinde başvurmayan aileler iskan edilmeyecek.
Kanun yürürlüğe girdikten itibaren iki yıl içinde başvurmayanlar ile Bakanlığın yapacağı iskan yardımını istemeyenler, gösterilen yeri kabul etmeyenler veya terk edenler, ikinci bir iskan talebinde bulunamayacaklar.
Geçici maddelerle birlikte 53 madden oluşan tasarı, 2 bölüm halinde temel kanun olarak görüşüldü.
Tasarının yasalaşmasının ardından Başkanvekili Sadık Yakut, yarın saat 15.00'de toplanmak üzere birleşimi kapattı.
Askeri harcama Sayıştay denetiminde
Askeri harcamalar da Sayıştay denetimine girecek
AK Parti, Sayıştay Kanunu teklifinde değişikliğe gidiyor. Buna göre, Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı'nın bugüne kadar gizli tutulan tüm harcamaları Sayıştay denetimine verilecek.
AK Parti, Sayıştay Kanunu teklifinde değişikliğe gidiyor. Buna göre, Türk Silahlı Kuvvetleri, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Milli İstihbarat Teşkilatı'nın bugüne kadar gizli tutulan tüm harcamaları Sayıştay denetimine verilecek.
Teklifin ilk halinde, TSK dışındaki diğer kurumların denetim raporları kamuya açık olacak, TSK ile ilgili raporları açıklamak ise Sayıştay'ın yetkisine bırakılacaktı.
Ancak AK Parti grubu, önümüzdeki hafta Meclis Genel Kurulu'nda görüşülmesi beklenen teklif üzerinde yeni bir değişikliğe gitti.
Plan ve Bütçe Komisyonu'nda yeniden ele alınan teklifte, denetim raporlarını açıklama yetkisi Sayıştay'dan alınarak Bakanlar Kurulu'na veriliyor.
Raporların duyurulması da Bakanlar Kurulu'nca çıkarılacak bir yönetmeliğe göre düzenlenecek.
Böylece, teklifin son haliyle TSK, MİT, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün tüm harcamalarına ilişkin denetimleri Sayıştay tarafından yapılacak.
Teklif yasalaşıp yürürlüğe girdiğinde, TSK'nın elindeki mallar ve silah alımları dahil tüm kamu kurum ve kuruluşlarının harcamaları Sayıştay denetimine girecek.
Tekilf yasalaşamamıştı
Teklif, hükümet ile askerin uzlaşma sağlayamaması nedeniyle geçtiğimiz dönem yasalaşamamıştı.
AB sürecindeki şeffaflaşma anlayışı gereği Silahlı Kuvvetler'e ait harcamaların denetim altına alınması için daha önce Anayasa'da değişikliğe gidilmiş, gerekçesinde ise AB 2002 İlerleme Raporu'na atıfta bulunulmuştu.
Ancak AK Parti grubu, önümüzdeki hafta Meclis Genel Kurulu'nda görüşülmesi beklenen teklif üzerinde yeni bir değişikliğe gitti.
Plan ve Bütçe Komisyonu'nda yeniden ele alınan teklifte, denetim raporlarını açıklama yetkisi Sayıştay'dan alınarak Bakanlar Kurulu'na veriliyor.
Raporların duyurulması da Bakanlar Kurulu'nca çıkarılacak bir yönetmeliğe göre düzenlenecek.
Böylece, teklifin son haliyle TSK, MİT, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün tüm harcamalarına ilişkin denetimleri Sayıştay tarafından yapılacak.
Teklif yasalaşıp yürürlüğe girdiğinde, TSK'nın elindeki mallar ve silah alımları dahil tüm kamu kurum ve kuruluşlarının harcamaları Sayıştay denetimine girecek.
Tekilf yasalaşamamıştı
Teklif, hükümet ile askerin uzlaşma sağlayamaması nedeniyle geçtiğimiz dönem yasalaşamamıştı.
AB sürecindeki şeffaflaşma anlayışı gereği Silahlı Kuvvetler'e ait harcamaların denetim altına alınması için daha önce Anayasa'da değişikliğe gidilmiş, gerekçesinde ise AB 2002 İlerleme Raporu'na atıfta bulunulmuştu.
Avukatları, 'ölmediğini' görmek için adaya gidiyor
Bölücü terör örgütü elabaşısı Abdullah Öcalan’ın öldüğüne ilişkin çıkan haberler avukatlarını harekete geçirdi. Avukatları, Öcalan’ın ‘ölmediğini’ görmek amacıyla İmralı Adası’na gitmek için savcılıktan izin talebinde bulundu.
‘Öldü’ söylemlerinin resmî makamlarca yalanlanmasına rağmen adaya gitmek isteyen avukatların, ‘Öcalan’ın sağlığı ve hayatıyla ilgili kaygıları’nın olduğu belirtildi. Adalet Bakanı Cemil Çiçek de Abdullah Öcalan’ın öldüğü şeklindeki haberleri yalanladı. Çiçek, “Asılsız iddialara itibar etmeyin.” dedi. Çiçek, Öcalan’ın ölmediğine ilişkin açıklamayı yetkili savcının yaptığını hatırlattı. Ankara, Bursa; Cihan
İtalyan savcılığı 'Papa'yı tehdit edenler' hakkında soruşturma başlattı; dünyanın neresinde olursa olsun 'davacı olacaklar'...
İnternet'ten Papa'yı tehdit edenler oldu mu?
İnternet'i tarayacaklar ve uluslararası bir operasyon için dünyadan işbirliği isteyecekler...
İnternet'i tarayacaklar ve uluslararası bir operasyon için dünyadan işbirliği isteyecekler...
AA - Almanya'da 12 Eylüldeki konuşmasında Hz. Muhammed konusunda kullandığı ifadeler nedeniyle İslam dünyasının tepkilerini üzerine çeken Roma Katolik Kilisesi'nin ruhani lideri Papa 16. Benediktus'a bazı internet sayfalarında kimi terör örgütlerince tehdit mesajlarının yayınlanması, İtalyan savcıları harekete geçirdi.
Roma Cumhuriyet Savcılığı, söz konusu tehdit mesajlarıyla ilgili soruşturma ve tahkikat başlatıldığını açıkladı. Soruşturma çerçevesinde, ilk iş olarak, internet sayfalarında Papa'yı hedef gösteren tüm tehdit mesajlarının taranacağı duyuruldu.
Uzmanlar, ilgili tehdit mesajlarıyla ilgili olarak, İtalyan Ceza Yasası'nın 414 (suça teşvik), 276 (devlet başkanına suikast) ve 285'inci (kıyım) maddelerine istinaden dava açılmasının mümkün olabileceğine işaret ediyorlar.
Çölaşan’a takipsizlik
Danıştay Başkanlar Kurulu, ‘yargıyı etkilemek’ suçunu işlediği iddiasıyla hakkında soruşturma açılması istenen Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan hakkında takipsizlik kararı verdi...
DANIŞTAY Başsavcısı Tansel Çölaşan hakkında ‘yargıyı etkilemek’ suçuyla açılan dava takipsizlikle sonuçlandı. Edirne E Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan Osman Sandıkçı adlı hükümlü, Danıştay’a yapılan saldırı sonrası Çölaşan’ın kamuoyu önünde açıklamalar yaparak yargıyı etkilemeye teşebbüs suçunu işlediğini ileri sürmüştü. Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaşan başvuru hakkında ‘görevsizlik’ kararı verilerek, dosya Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildi. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da Danıştay Yasası’nın 82. ve Yargıtay Yasası’nın 46. maddesi gereğince dosyayı ‘görevsizlik’ kararı vererek Danıştay Başkanlığı’na gönderdi. Çölaşan, Danıştay 2. Dairesi’ne saldıran Aslan Alparslan’ın ‘Allah’ın askeriyiz, elçiyiz. Türban davası yüzünden cezalandırılacaksınız’ dedikten sonra, toplantı halindeki 2. Daire üyelerine ateş açtığını açıklamıştı.
# YASEMİN GÜNERİ
Paket tüm beklentileri karşılamıyor
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Avrupa Birliği'ne uyum çabaları çerçevesinde gündeme gelen dokuzuncu reform paketindeki yasa tasarısı ve tekliflerini 1 Ekim'e kadar yasalaştırmayı hedefliyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Avrupa Birliği'ne uyum çabaları çerçevesinde gündeme gelen dokuzuncu reform paketindeki yasa tasarısı ve tekliflerini 1 Ekim'e kadar yasalaştırmayı hedefliyor.
Joost Lagendijk
Lagendijk bu hafta Türkiye'de olacak
8 Kasım'da Avrupa Komisyonu'nun yayımlayacağı ilerleme raporunu etkilemeyi amaçladığı belirtilen pakette, Türk Ceza Yasası'nın, Türklüğü, cumhuriyeti ve ordu gibi kurumları aşağılamayı düzenleyen tartışmalı 301'inci maddesinin değiştirilmesiyle ilgili bir düzenleme yer almıyor.
Bununla birlikte paket azınlık vakıflarının mülkiyet haklarıyla ilgili yasa tasarısı ve askeri harcamaların Sayıştay'ca denetlenmesine izin verecek değişiklik önerilerini içeriyor.
BBC Türkçe Bölümü'nden Hüseyin Alkan'ın sorularını yanıtlayan Avrupa Birliği - Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk, Vakıflar Yasa Tasarısı'nın azınlık hakları açısından büyük önem taşıdığını söyledi.
Vakıflar Yasası'na ayrı bir önem veriyoruz. Bu tasarı, vakıflara mülk edinme ve benzeri haklar getiriyor. Vakıflara mümkün olduğu kadar özgürlük verilmesini ve şimdi maruz kaldıkları kısıtlamaların kaldırılması gerekiyor."
Fakat anladığımız kadarıyla hükümetin tasarısı tüm beklentilerimize yanıt vermiyor. Avrupa Komisyonu da bunun tamamıyla tatmin edici bulmuyor. Hükümetin bu noktaları dikkate almasını umuyoruz. Bu aşamada parlamantodan çıkacak kararı beklemek gerekiyor. Çünkü şu anda sadece hükümetin teklifi üzerinden konuşuyoruz.
Vakıflar Yasa Tasarısı, azınlık vakıflarının Hazine'nin elindeki taşınmazlarının iade edilmesini öngörüyor. Ancak tasarı üçüncü kişilere geçmiş taşınmazlar konusunda bir düzenleme içermiyor.
Son günlerde hem hükümet hem de muhalefet temsilcileri Avrupa Birliği'nin azınlık haklarıyla ilgili çağrılara yanıt olarak Yunanistan'daki Türk kökenlilere yönelik sınırlamaları gündeme getirdiler ve "Atina'ya niçin baskı yapılmıyor. Yunanistan'da Türk vakıfları mülk edinebiliyorlar mı" diye sordular. Lagendijk'in bu eleştirilere yanıtı şöyle:
Şu savı anlamakta her zaman güçlük çekiyorum. Ortada bir yanlış varsa bu bizim yanlışımızı meşrulaştırır diye düşünemeyiz. İki yanlış bir doğru etmez. Eğer Yunanistan'daki Türk azınlığa karşı bir yanlış yapılıyorsa, bizim onu da eleştirmemiz gerekiyor.
Kaldı ki bazı Avrupalı parlamenterler bu konuda Yunanistan'a geçmişte eleştiriler yönelttiler. Yunanistan'da böyle bir sorun var diye Türkiye'de bu yanlışa devam edemezsiniz.
Dokuzuncu reform paketinde, onlarca yazarı yargıç karşısına çıkaran ve Avrupa Birliği'nin kaldırılmalı dediği 301'inci maddeyle ilgili bir düzenleme yer almıyor.
Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, bu maddenin değiştirilmesinin gündemlerinde olmadığını, Yargıtay'ın içtihat kararını bekleyeceklerini belirtti. Avrupa Birliği - Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk ise hükümetin bir-iki ay içinde bu konuda adım atabileceğini savunuyor.
Bizim ve tüm Avrupa Parlamentosu için Ceza Yasası'nın 301'inci maddesi en önemli unsurlardan biri. Türk Hükümeti'nin bir-iki ay içinde 301'inci maddede değişiklik yapılması ya da maddenin tamamen kaldırılması için adım atacağı konusunda iyimserim.
Bugün için bu tür bir önerinin gündeme gelmesi erken olur. Ama kısa bir süre sonra bunu yapmak mümkün. Çünkü bu madde, romanındaki karakterlerinin söyledikleri sözler nedeniyle bu hafta yargıç karşısına çıkacak olan yazar Elif Şafak örneğindeki gibi saçmalıklara neden oluyor. Sonuç olarak Türk hükümetinin bu önemli konuda birşeyler yapacağına olan inancımı hala kaybetmiş değilim.
Joost Lagendijk, Elif Şafak duruşmasını da bizzat Türkiye'ye giderek izleyecek.
301 ÇIKMAZI
Avrupa Birliği, TCK`nın 301. maddesinin tamamen kaldırılmasını isterken, hükümet, konunun gündemde olmadığını duyurdu. 301. madde konusunda CHP`den de AKP`ye destek geldi
Saliha Çolak - Ankara
Saliha Çolak - Ankara
Düşünceyi ifade özgürlüğünün önünde engel olarak görülen Türk Ceza Kanunu`nun 301. maddesinin değiştirilmesi ya da kaldırılması yolunda iç kamuoyu ve Avrupa Birliği (AB) cephesinden yoğun talep gelirken, uyum yasaları için dün Meclis`i olağanüstü toplayan hükümet konunun gündeminde olmadığını duyurdu. `Baba ve Piç` romanında `Türklüğü aşağıladığı` iddiasıyla yargılanan Elif Şafak`ın yarın yargıç karşısına çıkmasından önce gündemin tepesine oturan 301. madde konusunda CHP`den de AKP`ye destek gelmesi dikkat çekti.
AKP İstanbul Milletvekili, TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, değiştirilmesine gerek olmadığını savunduğu 301. maddenin `ihtiyacı karşılayacak şekilde hazırlandığını, sorunun uygulamadan kaynaklandığını` söyledi. Kuzu, TCK değişikliği yapılırken düşünceyi ifade özgürlüğü doğrultusunda ihtiyaçların dikkate alındığını belirterek, şöyle dedi:
`Fransa`da bile benzer maddeler var. Oralarda kimse Yahudi soykırımı olmadığını söyleyemez. Söyleyene hapis cezası verilir. Şimdi orada ifade özgürlüğü olmadığını söylemek mükün mü?` Çiçek: Gündemimizde yok
Hükümet Sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek, dün soru üzerine 301`inci maddenin değiştirilmesinin gündemlerinde bulunmadığını açıkladı. Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin de, hükümetin `yargının ifade özgürlüğünü kollayan bir içtihat geliştirmesi` beklentisinde olduğu mesajını verdi. Şahin, `Şu anda uygulamada bir birliktelik yok. Muhtelif kararlar veriliyor. İçtihat olursa daha kolay halledilir. Maddenin değiştirilmesi gündemimizde bulunmuyor` dedi.
CHP Niğde Milletvekili TBMM Adalet Komisyonu üyesi Orhan Eraslan da, Milliyet`e şu değerlendirmeyi yaptı:
`301. madde yanlış değildir. Değişmemesi gerekir. Türkiye için bir ihtiyaç değil, zorunluluktur. Eğer bir millet, bir devletsek bu madde kalmalıdır. Değiştirileceğini sanmıyorum. Bu maddeler ihlal edilirse yargılama da olur. Bunu tartışmak doğru değil. Fransa dahil tüm AB ülkelerinde benzer maddeler var.`
İfade özgürlüğü düzenlemesi
CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek ise `Türkiye`nin, hem ifade özgürlüğü, hem de terörle mücadele konusunda Avrupa ülkelerindeki uygulamalar doğrultusunda düzenleme yapması gerektiğini` kaydetti. Yazar yanı `git` diyor anne yanı ise `gitme`
301. madde
Yeni TCK`nın büyük eleştirilere neden olan, eski TCK`daki 159. maddeye karşılık gelen 301. maddesi şu düzenlemeyi içeriyor:
`Türklüğü, cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi`ni alenen aşağılayan kişi, 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Türkiye Cumhuriyeti hükumetini, devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.` Savcılar, hangi söz veya eylemin eleştiri kapsamında olduğunu, hangilerinin aşağılama anlamını taşıdığını belirleyerek, söz konusu maddeye göre dava açıyor.
Devlet Bahçeli: AKP`nin sorunu yaklaşan seçimler
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AKP`nin kamuoyu tepkisinden çekinmese 301. madde değişikliğine karşı çıkmayacağını söyledi. Bahçeli, şöyle dedi:
`AB, bu amaçla TCK`nın 301. maddesinin tamamen kaldırılmasını talep etmektedir. Demokratik özgürlük adına yakın geçmişte terörü desteklemeyi suç olmaktan çıkaran AKP zihniyetinin esasen bu talebi yerine getirmekte bir sıkıntısı ve sorunu bulunmamaktadır. Buradaki tek güçlüğü, kamuoyunun göstereceği tepki ve yaklaşan seçimlerdir. Bu nedenledir ki, şimdilik Türk mahkemelerini baskı altına alarak bu maddenin fiiliyatta uygulanmamasını sağlamak yoluna gitmiştir.`
Avrupa Birliği değişiklik değil, iptal bekliyor
AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Hansjörg Kretschmer, geçen hafta, `301. maddenin değişmesini değil tamamen kaldırılmasını istiyoruz` açıklamasını yaptı. AB Komisyonu yetkilileri de, yayımlanması 8 Kasım`a kalan İlerleme Raporu`nda Türkiye`nin bu maddeden kaynaklanan davalar nedeniyle ağır ifadelerle eleştirileceğini bildirdiler. Dışişleri Bakanlığı ve AB Genel Sekreterliği, hükümete bu maddenin değiştirilmesi konusundaki görüşlerini iletirken, Ankara`daki Avrupalı diplomatlara da hükümetin beklentiyi dikkate alabileceği mesajını vermeye çalışıyor.
Yargılanan gazeteci ve yazarlar
TCK`nin 301. maddesinden yargılananlar arasında Orhan Pamuk, Hasan Cemal, Murat Belge, İlhan Selçuk gibi isimler var
Haziran 2005`te yürürlüğe giren yeni TCK`nın 301. maddesinden mahkum olan Hrant Dink`in 6 aylık cezası, kısa süre önce Yargıtay Ceza Genel Kurulu`nca da onandı. Yazar Orhan Pamuk`un, hakkında açılan dava için geldiği mahkeme koridorlarında bir grubun saldırısına uğraması da, dünya basınında geniş yankı buldu.
301. maddeden yargılanan, eski TCK`nın 159. maddesinden yargılanırken davası 301`e göre sürdürülen veya mahkum edilen gazeteci ve yazarlardan bazıları da şöyle: Orhan Pamuk, Engin Aydın, Serkis Saropyan, Hasan Cemal, İsmet Berkan, Haluk Şahin, Murat Belge, Erol Katırcıoğlu, Ferhat Tunç, İlhan Selçuk, İbrahim Kaboğlu, Baskın Oran, Emin Karaca, Zülkif Kışanak, Fatih Taş, Aziz Özer, Erkan Akay, Ersen Korkmaz, Necmettin Salaz, Mehmet Çolak, İrfan Uçar.
Papa'ya Diyanet çalışanlarından suç duyurusu
Diyanet İşleri Başkanlığı çalışanlarının sendikası Diyanet-Sen, Adalet Bakanlığı'na başvurarak İslam dünyasını kızdıran sözleri için Papa 16'ncı Benedict hakkında suç duyurusu yaptı. Kasım ayında Türkiye'yi ziyaret etmesi planlanan Papa'nın ülkeye ayak basar basmaz tutuklanması istendi. Ellerinde "Ya özür dile ya da gelme" yazılı dövizler taşıyan Diyanet-Sen üyesi bir grup imam, Adalet Bakanlığı önünde protesto gösterisi yaptı. Sendika Genel Başkanı Ahmet Yıldız yaptığı basın açıklamasında "Anayasal bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı çalışanlarının sendikası olarak, böyle bir suç duyurusunu milletimiz adına yapmayı görev gördü. Bu nedenle Papa'nın TCK'nın 12'nci maddesi uyarınca yargılanmasını talep ediyoruz" denildi. Adalet Bakanlığı'na verilen şikayet dilekçesinde de "ırk,düşünce ve mezhep ayrımcılığı", "dini inaçlara hakaret", "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamalarıyla kamu davası açılması talebi yer alıyor.
Enis YILDIRIM/ANKARA
Ankara'da 301 muamması
Dışişleri Bakanı Gül, AB ile sorun yaratan 301. maddenin mutlaka değişmesini istiyor. Adalet Bakanı ise, yazar Elif Şafak'ın davasının seyrini görmek gerektiğini düşünüyor. AKP Grup Başkanvekili Gündüz "Bu madde kalkmalı. Ekimde Meclis'e gelir" dedi.
Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde hükümetin başına ağrıtan TCK'nın 301'inci maddesine ilişkin iktidar partisinden çelişkili açıklamalar geliyor.
Duruşma 21 Eylül'de
Çok sayıda gazeteci ve yazarın yargılandığı 301'inci maddenin son mağduru olan yazar Elif Şafak, romanında Türklüğü aşağıladığı suçlamasıyla 21 Eylül'de hakim karşısına çıkacak. 301'inci maddenin kaldırılması için bastıran AB, duruşmayı izlemek üzere çok sayıda temsilci gönderecek. Kritik duruşma nedeniyle 301'inci madde Ankara gündeminin de ilk sırasına yerleşti. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Gül'ün AB ile müzakerelerde sıkıntı yaratan bu maddenin bir an önce değiştirilmesini istediği belirtiliyor.
Çok sayıda gazeteci ve yazarın yargılandığı 301'inci maddenin son mağduru olan yazar Elif Şafak, romanında Türklüğü aşağıladığı suçlamasıyla 21 Eylül'de hakim karşısına çıkacak. 301'inci maddenin kaldırılması için bastıran AB, duruşmayı izlemek üzere çok sayıda temsilci gönderecek. Kritik duruşma nedeniyle 301'inci madde Ankara gündeminin de ilk sırasına yerleşti. Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Gül'ün AB ile müzakerelerde sıkıntı yaratan bu maddenin bir an önce değiştirilmesini istediği belirtiliyor.
Çiçek:Bekleyelim
Avrupa Birliği Genel Sekreterliği de aynı görüşü savunuyor. Ancak Adalet Bakanı Çiçek'in, öncelikle Şafak'ın davasının görüleceği 21 Eylül'ün beklenmesini, davanın seyrine göre değişikliğin düşünülmesini istediği ifade ediliyor. Çiçek, dün de gazetecilerin bu konuda soruları üzerine, "301'in değişmenin şu an gündemimizde değil" dedi.
Avrupa Birliği Genel Sekreterliği de aynı görüşü savunuyor. Ancak Adalet Bakanı Çiçek'in, öncelikle Şafak'ın davasının görüleceği 21 Eylül'ün beklenmesini, davanın seyrine göre değişikliğin düşünülmesini istediği ifade ediliyor. Çiçek, dün de gazetecilerin bu konuda soruları üzerine, "301'in değişmenin şu an gündemimizde değil" dedi.
Gündüz: Ekim'de Çıkar
AK Parti Grup Başkanvekili İrfan Gündüz ise, maddenin Ekim ayında Meclis'te yapılacak bir düzenlemeyle değiştirilebileceği sinyalini verdi. "Düşünceye pranga vurulmaz" diyen ve düzenlemeye karşı olduğunu ifade eden AKP'li Gündüz, SABAH'ın soruları üzerine şunları söyledi: "301. madde ile ilgili girişim Ekim'den itibaren gündeme gelebilir. Meclis'te Ekim başına kadar sadece uyum paketinde yer alan 9 yasayı görüşeceğiz. Biz parti ve hükümet programında 3 özgürlüğe önem verdiğimizi sürekli söylüyoruz. Düşünce, inanç ve girişim özgürlüğü. Düşünceye pranga olmaz. Yazar Elif Şafak'la bu konu tekrar gündeme geldi. Bırakın insanlar düşündüğünü ifade etsin. Tartışmadan doğru veya yanlış olduğunu nasıl anlayacağız. Düşünce beyin kıvrımlarında kalmamalı. Yanlış ise zaten su gibi akar gider, doğru kalır. 301. madde problemi Meclis zamanında açıldığında gündeme gelir ve düzeltilir. Bu kaldırılmalıdır. Zamanlaması konusunda hükümet ve ilgili bakanlığın görüşü alınır ve öyle bir adım atılır."
AK Parti Grup Başkanvekili İrfan Gündüz ise, maddenin Ekim ayında Meclis'te yapılacak bir düzenlemeyle değiştirilebileceği sinyalini verdi. "Düşünceye pranga vurulmaz" diyen ve düzenlemeye karşı olduğunu ifade eden AKP'li Gündüz, SABAH'ın soruları üzerine şunları söyledi: "301. madde ile ilgili girişim Ekim'den itibaren gündeme gelebilir. Meclis'te Ekim başına kadar sadece uyum paketinde yer alan 9 yasayı görüşeceğiz. Biz parti ve hükümet programında 3 özgürlüğe önem verdiğimizi sürekli söylüyoruz. Düşünce, inanç ve girişim özgürlüğü. Düşünceye pranga olmaz. Yazar Elif Şafak'la bu konu tekrar gündeme geldi. Bırakın insanlar düşündüğünü ifade etsin. Tartışmadan doğru veya yanlış olduğunu nasıl anlayacağız. Düşünce beyin kıvrımlarında kalmamalı. Yanlış ise zaten su gibi akar gider, doğru kalır. 301. madde problemi Meclis zamanında açıldığında gündeme gelir ve düzeltilir. Bu kaldırılmalıdır. Zamanlaması konusunda hükümet ve ilgili bakanlığın görüşü alınır ve öyle bir adım atılır."
ERGUN AKSOY - ANKARA
Kiliseye silahla giren kişi tutuklandıAnkara Balgat'taki Protestan kilisesine önceki gün kuru sıkı tabancayla giren kişi tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Emniyet güçleri tarafından Ankara Adalet Sarayına getirilen Celalettin K, adli tıpta sağlık kontrolünden geçirildikten sonra Cumhuriyet Savcısı Zeynep Doğar tarafından sorgulandı. Celalettin K, savcılık sorgusunun ardından Türk Ceza Kanununda ''silahlı tehdit'' suçunun düzenlendiği 106/2. maddesi gereğince tutuklanması istemiyle nöbetçi mahkemeye sevk edildi. Nöbetçi Ankara 9. Sulh Ceza Mahkemesine çıkarılan Celalettin K, tutuklanarak cezaevine gönderildi.
AA
Cumhurbaşkanı'nın veto ettiği ombudsmanlık yasası, komisyondan aynen geçti
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda, kamuoyunda 'Ombudsmanlık'' olarak bilinen Kamu Denetçiliği Kurumu kurulmasını öngören ve Cumhurbaşkanlığı'nca bir kez daha görüşülmek üzere iade edilen kanun aynen benimsendi. Tasarı önümüzdeki günlerde Genel Kurul'da yasalaştırılacak. Bu tasarı da 9 AB uyum düzenlemesi arasında bulunuyor.
Tasarıya göre kurum, idarenin işleyişiyle ilgili şikayetleri, idarenin her türlü eylem, işlem, tutum ve davranışlarını, insan haklarına saygı, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden inceleyecek, araştıracak ve idareye önerilerde bulunacak. Kamu Denetçiliği Kurumu, TBMM Başkanlığı'na bağlı, kamu tüzel kişiliğine sahip, özel bütçeli olacak ve merkezi Ankara'da bulunacak. Kurum, gerekli gördüğü yerlerde büro açabilecek. Başdenetçilik ve kuruldan meydana gelecek kurumda, bir başdenetçi, en fazla 10 denetçi, genel sekreter, uzman, uzman yardımcıları görev yapacak. Kurum, başdenetçi tarafından yönetilecek. Başdenetçi, başdenetçi vekili ve denetçilerden oluşacak Kamu Denetçiliği Kurumu, kanunun uygulanmasına ilişkin yönetmelikleri çıkaracak, yıllık raporları ve gerek gördüğü konularda özel rapor hazırlayacak.
Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler ile re'sen imzaladığı karar ve emirler, yargı faaliyetlerine ilişkin işlemler ile yargı mensuplarının işlem ve eylemleri, TSK'nın salt askeri hizmete ilişkin faaliyetleri, yasama yetkisinin kullanılmasına ilişkin işlemler, kurumun görev alanı dışında olacak. Başdenetçi ve denetçiler, 5 yıl süreyle görev yapacak.
Kuruma, gerçek ve tüzel kişiler başvurabilecek. Yabancıların başvurusu, karşılıklılık esasına bağlı olacak. Başvuru; dilekçe ile yapılacak, belli bir konuyu içermeyen başvurular incelenmeyecek. Kuruma, illerde valilikler, ilçelerde kaymakamlıklar aracılığıyla da başvuru yapılabilecek. Kuruma, inceleme ve araştırma konusuyla ilgili istediği bilgi ve belgeler, 30 gün içinde verilecek. İnceleme ve araştırma için, başdenetçi veya denetçiler, bilirkişi görevlendirebilecek. Kurum, inceleme ve araştırmasını, başvuru tarihinden itibaren en geç 6 ay içinde sonuçlandıracak. Kurul, her takvim yılı sonunda, faaliyet ve önerileri kapsayan raporunu, Karma Komisyon'a sunacak. Komisyonun, TBMM Başkanlığı'na gönderdiği rapor, Genel Kurul'da görüşülecek. TBMM bütçesine, kurum için ödenek konulacak. Başdenetçi, denetçi, genel sekreter, uzman ve uzman yardımcıları ve diğer personel, siyasi partilere üye olamayacaklar, görevleri süresince, resmi veya özel görev alamayacaklar, ticaretle uğraşamayacaklar.
Başdenetçi ve denetçilerin görevleri nedeniyle bir suç işledikleri öne sürülmesi halinde, haklarında ceza soruşturması ve kovuşturması yapılabilmesi TBMM Başkanlığı'nın iznine bağlı olacak. Genel sekreter, uzman ve uzman yardımcılarının görevleri nedeniyle bir suç işlediğinin ileri sürülmesi halinde ise ceza soruşturması ve kovuşturması yapılabilmesi, başdenetçinin izniyle gerçekleşecek.
Kanunun kuruma başvuru ve yapılacak işlemlerle ilgili maddesi 1 Ekim 2006'da, diğer maddeleri ise 1 Temmuz 2007'de yürürlüğe girecek. Kanun hükümleri, mahalli idarelerin eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışları hakkında kanun bütünüyle yürürlüğe girdikten 1 yıl sonra uygulanacak.
Kanunun kuruma başvuru ve yapılacak işlemlerle ilgili maddesi 1 Ekim 2006'da, diğer maddeleri ise 1 Temmuz 2007'de yürürlüğe girecek. Kanun hükümleri, mahalli idarelerin eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışları hakkında kanun bütünüyle yürürlüğe girdikten 1 yıl sonra uygulanacak.
(20 Eylül 2006 Çarşamba)
Suçsuz olduğunu kamerayla ispatladı
Kayseri Erciyes Üniversitesi İksisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölüm Başkanı Prof. Dr. Osman Unutulmaz'ı bıçakladığı iddiasıyla tutuklanarak cezaevine konulan 28 yaşındaki anestezi uzmanı Yunus Emre Köse, olay günü Rize Belediyesi'ne girdiğini güvenlik kamerası görüntülerinden tespit ettirince serbest kaldı. "Hiç tanımadığım profesör suçu benim işlediğimi söyledi. Tutuklandım ve iki gün cezaevinde kaldım" diye konuşan Yunus Emre Köse, suçu işleyen kişi olarak gazetelerde fotoğraflarının çıktığını da belirterek Unutulmaz'dan davacı olacağını söyledi.
Mustafa BAYRAK
Y A Z A R L A R
Şafak davası için savcılar göreve çağrıldı
Meral TAMER - MİLLİYET
Barış ve Yurttaş Girişimi`nden bildiri: `Mahkeme basanlar, TCK`nın 220. ve Terörle Mücadele Yasası`nın 1. maddesine göre suç işliyor`
Biliyorsunuz Elif Şafak, son romanı Baba ve Piç`te bir roman kahramanının ağzından `Türklüğü aşağıladığı` gerekçesiyle, TCK`nın 301. maddesine muhalefetten 3 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. İlk duruşma yarın. Geçen yıl Tarih Vakfı`nın Beyoğlu`ndaki 6 - 7 Eylül sergisine yumurtalı saldırıyla başlayan Büyük Hukukçular Birliği adlı yapılanma, tabii ki yine devrede. Orhan Pamuk, Hırant Dink ve Murat Belge`nin duruşmalarında olduğu gibi mahkemeyi basmaya hazırlanıyorlar. Çatışma mı isteniyor?
İnternette günlerdir `Türk düşmanlarına meşru zeminde dur demenin zamanı gelmiştir. Türk milletine küfür etmenin ve aşağılamanın bedelini, hukuk alanında Türk düşmanlarına ödetmek için herkesi `milli göreve çağrı` sloganıyla Beyoğlu Adliyesi`ne bekliyoruz` türünden provokatif mesajlar dolaşıyor. Şafak, 4 gün önce doğum yaptığı için duruşmaya katılmayacak. Kemal Kerinçsiz liderliğindeki grup ise, eğer dur diyen olmazsa öncekilerden daha kalabalık bir grupla yarın yine mahkeme basacak. Şafak`ı yalnız bırakmak istemeyen aydınlar da mahkemeye gitmeye kalkarlarsa çatışma çıkacak. Çatışma çıkmasın diye gitmezlerse bugün Şafak, yarın Pamuk kendilerini yalnız bırakılmış hissedecek. Önemli bir bildiri
Barış Girişimi ve Yurtdaş Girişimi üyeleri önceki akşam yaptıkları ortak toplantıda, toplumda son dönemde zaten artmış olan gerginliği daha da tırmandırmamak için yarınki davaya katılmamaya karar verirken, savcıları göreve çağıran önemli bir bildiri yayınladılar. Hukukçular tarafından kaleme alınan bildiriyi yerim elverdiğince aktarıyorum: `Son bir yıllık süreçte, Türkiye`nin demokratikleşmesinin önünde engel oluşturan bir dizi olayda, aynı yapılanmayı görüyoruz. (...) Davalar, Kemal Kerinçsiz ve şiddet yandaşları tarafından basıldı, yargı süreci engellenmeye çalışıldı, yargılananların yanı sıra avukatlara, izleyicilere ve hatta duruşma hakim ve savcıları ile emniyet görevlilerine karşı sözlü ve fiziki saldırılarda bulunuldu. Anlaşılan o ki aynı senaryo, 21 Eylül günü aynı şiddet yandaşları tarafından yinelenecek. (...) Bu yapılanma TCK 220. maddede ve 3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasası`nın 1. maddesinde yazılı yasak örgütlenmelerdendir. Söz konusu örgüt, bugüne kadar gerçekleştirdiği eylemlerle kendisini açığa vurmuştur. Anılan yasal düzenlemelere göre, silahlı olsun/olmasın kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla meydana gelmiş birleşmeler yasaya aykırıdır. Cezaları aynı maddelerde gösterilmiştir. Savcılar neden seyirci?
Yadırgatıcı olan, bu örgütün bu kadar açık çalışmasına rağmen onu kuranlara, yönetenlere ve üyelerine bugüne kadar hiçbir soruşturmanın açılmamış olmasıdır. Kamu makamlarının bu olaylara ve provokatörlere bu kadar kayıtsız kalması, yargının etkisini ve saygınlığını da zedelemektedir. Cumhuriyet savcıları bugüne kadar yalnızca seyrettikleri bu yasadışı örgüt ve onun militanları hakkında gereken soruşturmayı artık açmalıdır. (...) Şiddet yandaşı bu örgütlenmeyi kuranların, yönetenlerin ve üyelerinin yargı karşısına çıkarılması için gereken soruşturmanın başlatılmasını istiyoruz. Aksi takdirde meydana gelebilecek vahim olaylardan şiddet yandaşları kadar, yetkilerini kullanmayan kamu görevlileri de sorumlu olacaktır.` mtamer@milliyet.com.tr
Niyet olmayınca
Okay Gönensin (20.09.2006) - VATAN
Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi her yöne çekilebilecek, her söze, her cümleye uygulanabilecek bir maddedir. Örneğin “Cumhurbaşkanı yerini doldurmuyor” derseniz bu maddeden ceza alabilirsiniz. Ya da “filanca bakan o makama yakışmıyor” derseniz yine cezayı yersiniz.
Çünkü bu maddeyle getirilen suç tanımı şöyledir: “Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılamak...”
Bu madde bir süredir siyasi ve toplumsal eleştiri taşıyan yazarlara uygulanıyor. Yargının bu konudaki tavrı ise, “madde bu şekliyle kaldığı sürece uygulanır” şeklinde özetlenebilir.
Ancak maddenin yazımı çok farklı yargı kararlarının çıkmasına da yol açıyor. Farklı mahkemeler bu maddeye göre yargılanan kişiler hakkında birbiriyle tamamen ters kararlar almıştır.
* Bu durumda yapılacak iş basit ve açıktır: Madde değiştirilecek ve uygulama çelişkilerinin ortadan kalkması sağlanacaktır. Yapılacak değişiklikle tabii ki maddenin düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde tehdit olmaktan çıkarılması da şarttır.
Bu madde dolayısıyla çok mürekkep harcandı. Ama hükümet nedense bir adım atmaya yanaşmıyor. Yeni Türk Ceza Kanunu’nda 301. maddenin yanısıra basın özgürlüğüne ciddi tehdit oluşturan maddeler de bulunuyor. Bu maddeler yasaya sıkıştırılırken de hükümet partisi garip bir çaba içine girmiştir.
Bir elle yaptığımızı diğer elimizle bozmak gibi bir alışkanlığı henüz kaybetmediğimizin örneklerinden biri yeni TCK’dır. Yeni TCK ile birçok çağdışı kalmış madde ve suç tanımı ortadan kaldırılmış, diğer yasalarla belli ölçülerde uyum sağlanmış, ama iş tam ifade ve basın özgürlüğü meselesine gelince “birilerinin” yine elleri titremiştir.
Başbakan ve Adalet Bakanı bir süredir 301’inci madde konusunda “Yargıtay’ın içtihat kararlarını bekleyelim” tavrını aldı. Bunun anlamı, şu ana kadar görüldüğü üzere Türkiye açısından ayıp olan bazı yargılamaların devam etmesidir.
Bu maddenin nasıl değiştirilmesi gerektiği konusunda hukukçular çeşitli çalışmalar yapmışlar, ortaya aşağı yukarı bir öneri de çıkmıştır.
* AKP hükümeti gerçek bir düşünce ve ifade özgürlüğü isteyip istemediği konusunda da kararsız kalmıştır. 301’inci maddeyi bu şekilde korumaya devam etmek “aslında istemiyorlar” görüşünü güçlendiriyor.
301 inatlaşması
İsmet Berkan - RADIKAL
20/09/2006 (2899 kişi okudu)
Hükümet içinde Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül arasında olduğu anlaşılan fikir ayrılığı ne kadar ciddi ve derin acaba?
Evet, Meclis'in Avrupa Birliği reformlarını görüşüp yasalaştırmak için olağanüstü toplandığı gün, AB ile aramızdaki en önemli sorun noktalarından biri olan Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesinin değiştirilip değiştirilmemesine ilişkin fikir ayrılığından söz ediyorum.
'Avrupa istiyor diye yasa mı değiştirilir' diyerek giderek daha aşırı milliyetçi bir çizgiye kaymakta olan Adalet Bakanı -ki bugüne kadar çıkarılan bütün AB reformlarında o bakanın imzası ve ısrarı var- ile halen hükümet içinde AB konusunun en büyük ve galiba da tek destekçisi olarak kalmış olan Dışişleri Bakanı eminim aralarında bir fikir ayrılığı olduğunu yalanlayacak.
Ancak görünen köy kılavuz istemiyor. Türkiye, hatırlayın, Kopenhag Kriterleri'ni henüz tam olarak yerine getirmedi, AB terminolojisiyle konuşacak olursak bu konudaki 'kritik eşiği' geçti sadece.
Şimdi yeniden ülkemizde düşüncelerini ifade ettikleri için insanlar hapse mahkûm olmaya ve pek yakında da cezaevlerine girmeye başlayacak olurlarsa Türkiye o 'kritik eşik'ten geriye düşebilir. Durum sanıldığından çok daha ciddi.
Bakın, yarın sabah Elif Şafak'ı yazdığı romandaki bir karakterin sözlerinden ötürü yargılayacağız.
Bir başka romancı bir hırsız veya katilden söz eden bir roman yazsa onu da 'Suçu övmek'ten mi yargılayacağız?
Elif Şafak'a yönelik suçlamanın doğasındaki bu saçmalık bir yana, 301'in değiştirilmesi artık şart oldu. Çünkü bu maddenin kendisi ifade özgürlüğünü engelliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihadına girmiş haliyle söyleyeyim, düşüncesini ifade edenleri hapisle tehdit etmek bile (yani mahkûm etmeye gerek yok, hapis tehdidiyle yargılama olasılığının bulunması yeterli) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ihlali kabul ediliyor.
O yüzden, bizdeki 'Uygulamayı görelim' lafları da boşuna. Kaldı ki uygulamayı da gördük, bu maddenin Hırant Dink ve Eren Keskin için nasıl kullanıldığını, Yargıtay'ın maddeyi nasıl yorumladığını da gördük.
'Uygulamayı görelim'den hemen sonra, özellikle Cemil Çiçek'in çok kullandığı bir argüman da, 'Avrupa'nın her yerinde bu tür madde var ceza kanunlarında' argümanı. Birincisi bu tam olarak gerçeği yansıtmıyor. Bizdeki maddenin kelimelendirmesiyle onun Avrupalı benzerlerinin kelimelendirmesi aynı değil. Ama aynı olduğunu kabul etsek bile bir de şuna bakmamız gerekmez mi: Acaba diyelim İtalya'da ilgili maddeden son bir yılda kaç dava açıldı, bizde kaç? Geçenlerde Radikal'de bir bilanço koymak istedik, sayfamıza sığdıramadık tam listeyi.
Son olarak bir de, 'Bizde yasalardan çok kafaların değişmesi gerek' argümanı var. Buna katılıyorum elbette ama kafaların değişmesini bekleyene kadar yasaların değişmesi daha kolay ve daha çabuk değil mi?
'Bugün 301'i kullananlar yarın başka bir maddeyi kullanır' deniyor. O gün geldiğinde o maddenin de değişmesi için çaba sarf edilir. Çünkü önemli olan, kimsenin fikirlerini ifade ettiği için hapse girmemesi, hatta hapis tehdidinin hiç bulunmaması.
Hükümetin 301 inadı hiç de iyiye işaret değil.
Evet, Meclis'in Avrupa Birliği reformlarını görüşüp yasalaştırmak için olağanüstü toplandığı gün, AB ile aramızdaki en önemli sorun noktalarından biri olan Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesinin değiştirilip değiştirilmemesine ilişkin fikir ayrılığından söz ediyorum.
'Avrupa istiyor diye yasa mı değiştirilir' diyerek giderek daha aşırı milliyetçi bir çizgiye kaymakta olan Adalet Bakanı -ki bugüne kadar çıkarılan bütün AB reformlarında o bakanın imzası ve ısrarı var- ile halen hükümet içinde AB konusunun en büyük ve galiba da tek destekçisi olarak kalmış olan Dışişleri Bakanı eminim aralarında bir fikir ayrılığı olduğunu yalanlayacak.
Ancak görünen köy kılavuz istemiyor. Türkiye, hatırlayın, Kopenhag Kriterleri'ni henüz tam olarak yerine getirmedi, AB terminolojisiyle konuşacak olursak bu konudaki 'kritik eşiği' geçti sadece.
Şimdi yeniden ülkemizde düşüncelerini ifade ettikleri için insanlar hapse mahkûm olmaya ve pek yakında da cezaevlerine girmeye başlayacak olurlarsa Türkiye o 'kritik eşik'ten geriye düşebilir. Durum sanıldığından çok daha ciddi.
Bakın, yarın sabah Elif Şafak'ı yazdığı romandaki bir karakterin sözlerinden ötürü yargılayacağız.
Bir başka romancı bir hırsız veya katilden söz eden bir roman yazsa onu da 'Suçu övmek'ten mi yargılayacağız?
Elif Şafak'a yönelik suçlamanın doğasındaki bu saçmalık bir yana, 301'in değiştirilmesi artık şart oldu. Çünkü bu maddenin kendisi ifade özgürlüğünü engelliyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihadına girmiş haliyle söyleyeyim, düşüncesini ifade edenleri hapisle tehdit etmek bile (yani mahkûm etmeye gerek yok, hapis tehdidiyle yargılama olasılığının bulunması yeterli) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ihlali kabul ediliyor.
O yüzden, bizdeki 'Uygulamayı görelim' lafları da boşuna. Kaldı ki uygulamayı da gördük, bu maddenin Hırant Dink ve Eren Keskin için nasıl kullanıldığını, Yargıtay'ın maddeyi nasıl yorumladığını da gördük.
'Uygulamayı görelim'den hemen sonra, özellikle Cemil Çiçek'in çok kullandığı bir argüman da, 'Avrupa'nın her yerinde bu tür madde var ceza kanunlarında' argümanı. Birincisi bu tam olarak gerçeği yansıtmıyor. Bizdeki maddenin kelimelendirmesiyle onun Avrupalı benzerlerinin kelimelendirmesi aynı değil. Ama aynı olduğunu kabul etsek bile bir de şuna bakmamız gerekmez mi: Acaba diyelim İtalya'da ilgili maddeden son bir yılda kaç dava açıldı, bizde kaç? Geçenlerde Radikal'de bir bilanço koymak istedik, sayfamıza sığdıramadık tam listeyi.
Son olarak bir de, 'Bizde yasalardan çok kafaların değişmesi gerek' argümanı var. Buna katılıyorum elbette ama kafaların değişmesini bekleyene kadar yasaların değişmesi daha kolay ve daha çabuk değil mi?
'Bugün 301'i kullananlar yarın başka bir maddeyi kullanır' deniyor. O gün geldiğinde o maddenin de değişmesi için çaba sarf edilir. Çünkü önemli olan, kimsenin fikirlerini ifade ettiği için hapse girmemesi, hatta hapis tehdidinin hiç bulunmaması.
Hükümetin 301 inadı hiç de iyiye işaret değil.
İki buçuk bakan ve 301 çıkmazı
Yalçın DOĞAN - Hürriyet
NOAM Chomsky ve Joost Lagendijk.
İlki dünyanın önde gelen, var olan sistemi eleştiren düşünürlerinden biri. Diğeri Türkiye-Avrupa Parlamentosu Karma Komisyon Eş Başkanı.
Türkler için açılan davalar yetmiyor. Bu iki yabancı hakkında da, Türklüğe hakaretten, TCK 301’den soruşturma açılıyor.
Türkiye’yi AB gözünde "Bunlar asla Avrupalı olamaz" yargısını perçinleyen tutumun kaynağında, 301 yatıyor.
O tuhaf tutum devam ediyor. TBMM, AB uyum paketi için olağanüstü toplanıyor.
Ancak, AB’nin düzeltilmesini istediği ve düşünce özgürlüğüne aykırı bulduğu 301 ile ilgili olarak, AKP kılını kıpardatmıyor.
Çünkü, AKP’nin Batı anlamında bir demokrasiyle uzak-yakın ilgisi yok.
Göstermelik bir takım adımlar.
İKİ BUÇUK BAKAN
Adına demokratikleşme ya da uyum paketleri denilen, kağıt üstünde de olsa, Türkiye’yi Batı’ya biraz olsun yaklaştıran bu yasal değişikliklere, asıl direnme AKP Hükümetinin içinden geliyor.
İki buçuk bakan hariç. Abdullah Gül ile Ali Babacan, buçuk da, yani her zaman değil, Mehmet Aydın.
AKP’ye Batı zihniyetini, Batı anlayışını, Batı kültürünü anlatmak, deveye hendek atlatmak gibi. Anlatmak zor, çünkü düşünce dünyaları buna uygun değil.
AB KARŞITLARI
Avrupa’da Türkiye’yi AB içinde görmek istemeyen önemli bir gurup var. Türkiye bunlara sürekli malzeme taşımakla meşgul.
Türkiye’ye karşı kullandıkları kozların başında, AKP’nin 301’de ısrarı geliyor. O yabancılara göre:
"Türkiye Aydınlanma Çağını yaşamadı, Rönesans’tan geçmedi. Kağıt üstünde ne kadar reform yaparsa yapsın, Avrupa değerlerini paylaşmasını bilmiyor. O zihniyete uzak. 301’de ısrar, bu uzaklığın önemli kanıtı. Avrupa değerlerini kavrayamadığı için, biz Türkiye’nin AB üyeliğine karşıyız."
İKİ SAKINCA
Kaldı ki, sadece 301 değil. 277, 278 ve 305. maddeler de, yine Batı Hukukuna uzaklığı içeriyor. Yargıyı etkileme ile yabancılar hesabına çalışmak.
Hele de, 305’in bir gerekçesi var ki, örneğin, "Kıbrıs’tan asker çekilsin" demek bile, yabancılar hesabına çalışmak anlamına geliyor. Neyse ki, sonradan çıkartılıyor.
Yargının etkilenmesi. Hayır, mahkeme kapısında birkaç kişinin tepkisi ya da o konuyla ilgili yazılan bir yazı değil. AB, doğrudan doğruya hükümetin yargıyı etkilediği inancında.
Ayrıca, Batı zihniyetine göre, 301 iki sakınca içeriyor. İlki, yargı yoluyla taciz.
Bir kişi hakkında, bu nedenlerle dava açmak bile, sonuçta beraat etse bile, tacize giriyor. Çünkü sonuçta, yargılanan düşünce.
İkincisi, ayrımcılık. 301’den ilk ceza gören Hrant Dink. Bir Ermeni yurtdaşımız. Batılılar, "bu tesadüf değil" diye bakıyorlar. Bir de, 301’in pratiği, Adalet Bakanı Cemil çiçek’e göre, "içtihat oluşturacak" ya, içtihata adım yabancılara uygulamayla atılıyor.
AKP ile Avrupa. O kadar uzak, o kadar yüksek dağların ardında ki, AKP’nin ne aklı, ne nefesi buna uygun. Onlara göre, varsa yoksa, AB denilince, askerin etkinliğinin azaltılması. Gerisini anlamaları çok zor.
Yarın Elif Şafak
KEYİFLE okuduğum, yazdığı nefis roman, Baba Ve Piç, Elif Şafak’ın başına dert açıyor. O da, 301’den yarın mahkeme karşısında çıkıyor. Türklüğe hakaretten.
Ama, bu arada başka bir şey oluyor. Kendilerine Büyük Hukukçular Birliği adını veren aşırı milliyetçi bir avukat grubu, bu davalarda taraf. Zaman zaman suç duyurusunda bulunuyorlar. Davalara müdahil oluyorlar.
Elif Şafak için, onların bir çağrısı var. Baştan sona aşırı milliyetçilik içeriyor. Her Türk’ü Elif Şafak davasında hazır bulunmaya çağırıyor.
Aslında, çağrıyı savcıların incelemesi gerek. Çünkü, bazı insanlara hakaret ediyorlar.
Ayrıca, yarın polisin ciddi önlem alması gerek. Bu hızla, yarın mahkeme önünde kim bilir, neler yaşanacak?
En hassas tasarı
Erdal ŞAFAK - SABAH
Erdal ŞAFAK - SABAH
AB Komisyonu, Ankara'nın "9'uncu reform paketini bekleyin" çağrısını kabul ederek İlerleme Raporu'nun açıklanmasını 15 gün erteledi.
Milletvekilleri de 9 tasarı ve öneriden oluşan 9'uncu paketi 10 günde yasalaştırmak için mesaiye başladı.
Böylece açıklanması 24 Ekim'den 8 Kasım'a ertelenen İlerleme Raporu'nda hiç değilse "Müzakereler başladı reformlar durdu" eleştirisi yumuşatılabilecek.
Yeni paketin en önemli ve hassas maddesini "Vakıflar Yasa Tasarısı" oluşturuyor.
Önemli; çünkü 70 yıllık bir soruna neşter vuruyor. Hassas; "Cemaat vakıfları" gibi netameli bir konuya el atıyor.
Ama kimseye yaranamıyor: Tasarıyı hukukçular "Muğlak" buluyorlar, azınlıklar "Yetersiz", karşıtlar "Teslimiyetçi!"
Hukukçulara göre, tasarı Türk ve azınlık vakıflarına farklı statüler getirerek "Eşitlik" ve "Ayrımcılık yasağı" ilkelerini çiğniyor. Bu da Anayasa'nın 2 ve 10'uncu maddelerine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 14'üncü maddesine, Lozan Antlaşması'nın 40'ıncı maddesine açıkça aykırılık oluşturuyor.
Azınlık sözcüleri de benzer görüşleri savunuyor, geçici 9'uncu maddeyi örnek gösteriyorlar. Tasarının can alıcı noktası olan bu madde şöyle:
"Cemaat vakıflarının mal edinememeleri nedeniyle tapuda; a) Nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar, b) Vakıflar Genel Müdürlüğü veya hazine, c) Vasiyet edilmiş veya bağışlanmış olup da halen bağışlayan veya vasiyet edenler adına kayıtlı taşınmazları, tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu kanunun yürürlüğünden itibaren 18 ay içinde tapu sicil müdürlüklerine müracaat edilmesi halinde vakıfları adına tescil olunur."
Kastedilen şu: 1936 yılında devlet azınlık vakıflarından mal beyanı istedi. Vakıflar daha sonra da satın alma ve bağış yoluyla gayrimenkul edinmeyi sürdürdüler. Ancak 1974'te Yargıtay beyandan sonra edinilen mülkleri yasadışı ilan etti! Bunun sonucu 1936 sonrası edinilen mülkler eski sahiplerine, yoksa hazineye devredildi ve alım yasağı getirildi.
Milletvekilleri de 9 tasarı ve öneriden oluşan 9'uncu paketi 10 günde yasalaştırmak için mesaiye başladı.
Böylece açıklanması 24 Ekim'den 8 Kasım'a ertelenen İlerleme Raporu'nda hiç değilse "Müzakereler başladı reformlar durdu" eleştirisi yumuşatılabilecek.
Yeni paketin en önemli ve hassas maddesini "Vakıflar Yasa Tasarısı" oluşturuyor.
Önemli; çünkü 70 yıllık bir soruna neşter vuruyor. Hassas; "Cemaat vakıfları" gibi netameli bir konuya el atıyor.
Ama kimseye yaranamıyor: Tasarıyı hukukçular "Muğlak" buluyorlar, azınlıklar "Yetersiz", karşıtlar "Teslimiyetçi!"
Hukukçulara göre, tasarı Türk ve azınlık vakıflarına farklı statüler getirerek "Eşitlik" ve "Ayrımcılık yasağı" ilkelerini çiğniyor. Bu da Anayasa'nın 2 ve 10'uncu maddelerine, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 14'üncü maddesine, Lozan Antlaşması'nın 40'ıncı maddesine açıkça aykırılık oluşturuyor.
Azınlık sözcüleri de benzer görüşleri savunuyor, geçici 9'uncu maddeyi örnek gösteriyorlar. Tasarının can alıcı noktası olan bu madde şöyle:
"Cemaat vakıflarının mal edinememeleri nedeniyle tapuda; a) Nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar, b) Vakıflar Genel Müdürlüğü veya hazine, c) Vasiyet edilmiş veya bağışlanmış olup da halen bağışlayan veya vasiyet edenler adına kayıtlı taşınmazları, tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu kanunun yürürlüğünden itibaren 18 ay içinde tapu sicil müdürlüklerine müracaat edilmesi halinde vakıfları adına tescil olunur."
Kastedilen şu: 1936 yılında devlet azınlık vakıflarından mal beyanı istedi. Vakıflar daha sonra da satın alma ve bağış yoluyla gayrimenkul edinmeyi sürdürdüler. Ancak 1974'te Yargıtay beyandan sonra edinilen mülkleri yasadışı ilan etti! Bunun sonucu 1936 sonrası edinilen mülkler eski sahiplerine, yoksa hazineye devredildi ve alım yasağı getirildi.
Hani bunun ilk sahibi?
Azınlık vakıfları uygulamayı aşmak için "muvazaa"ya başvurdular, mülklerini şahıslar üstüne yaptılar. Şimdi tasarı "muvazaalar"ın giderilmesi için 18 ay süre tanıyor. Azınlık temsilcileri de, bu süre kısıtlamasının sadece kendileri için getirilmesini "Negatif ayırımcılık" diye niteliyor.
İşin tuhafı, karşıt grupları da bu madde ayaklandırıyor. Bir de vakıfların artık özgürce mal edinebilmelerine imkan sağlayan 6'ncı madde. Bakın onlar neler diyorlar:
"Azınlık vakıfları bağış toplama ve mal edinme hakkı kazanınca, birer siyasal güç haline gelecekler."
"Küresel sermaye vakıflar yoluyla Türkiye'yi ele geçirme planını uygulamaya koyacak."
"Patrikhane gizlice şahıslara satın aldırdığı mülkleri artık üstüne geçirebilecek. Böylece İstanbul'da Vatikan gibi bir devlet doğacak. Hatta yeni Bizans'ın temelleri atılacak."
"Edinilen mülkle ilgili geriye dönük zaman sınırlaması konulmadığı için, Rum cemaati Ayasofya'yı bile isteme hakkına sahip olacak!"
Dahası, ana muhalefet CHP bu iddiaların çoğuna katılıyor. Örneğin Onur Öymen, "Türkiye'nin bu yasayla büyük mal kaybına uğrayacağını" savunuyor. Adalet Komisyonu'nun CHP'li üyesi Orhan Eraslan ise 1856 Islahat Fermanı'na benzettiği tasarıya tümden karşı olduklarını söylüyor.
Papa'nın densiz çıkışıyla hassaslaşan bir ortamda yapılacak yasal düzenleme herkesin kabullenebileceği bir metne dönüştürülmeli.
Yoksa sorun çözen değil, yeni sorunlar üreten bir yasayla karşılaşabiliriz.
Azınlık vakıfları uygulamayı aşmak için "muvazaa"ya başvurdular, mülklerini şahıslar üstüne yaptılar. Şimdi tasarı "muvazaalar"ın giderilmesi için 18 ay süre tanıyor. Azınlık temsilcileri de, bu süre kısıtlamasının sadece kendileri için getirilmesini "Negatif ayırımcılık" diye niteliyor.
İşin tuhafı, karşıt grupları da bu madde ayaklandırıyor. Bir de vakıfların artık özgürce mal edinebilmelerine imkan sağlayan 6'ncı madde. Bakın onlar neler diyorlar:
"Azınlık vakıfları bağış toplama ve mal edinme hakkı kazanınca, birer siyasal güç haline gelecekler."
"Küresel sermaye vakıflar yoluyla Türkiye'yi ele geçirme planını uygulamaya koyacak."
"Patrikhane gizlice şahıslara satın aldırdığı mülkleri artık üstüne geçirebilecek. Böylece İstanbul'da Vatikan gibi bir devlet doğacak. Hatta yeni Bizans'ın temelleri atılacak."
"Edinilen mülkle ilgili geriye dönük zaman sınırlaması konulmadığı için, Rum cemaati Ayasofya'yı bile isteme hakkına sahip olacak!"
Dahası, ana muhalefet CHP bu iddiaların çoğuna katılıyor. Örneğin Onur Öymen, "Türkiye'nin bu yasayla büyük mal kaybına uğrayacağını" savunuyor. Adalet Komisyonu'nun CHP'li üyesi Orhan Eraslan ise 1856 Islahat Fermanı'na benzettiği tasarıya tümden karşı olduklarını söylüyor.
Papa'nın densiz çıkışıyla hassaslaşan bir ortamda yapılacak yasal düzenleme herkesin kabullenebileceği bir metne dönüştürülmeli.
Yoksa sorun çözen değil, yeni sorunlar üreten bir yasayla karşılaşabiliriz.
İşte laikliğin adresi
Yargıtay Başkanı Osman Arslan`ın `Anayasa`da laikliğin açık tanımının bulunmadığı` yolundaki sözlerine Anayasa Mahkemesi eski üyesi Prof. Sağlam`dan yanıt geldi: Tanım, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında mevcut
Gökçer Tahincioğlu - Ankara
Gökçer Tahincioğlu - Ankara
Prof. Dr. Fazıl Sağlam, `Anayasa`da laikliğin açık tanımının bulunmadığı` iddiasını öne süren Yargıtay Başkanı Osman Arslan`ın yaklaşımını, Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Anayasa Mahkemesi kararlarını örnek göstererek eleştirdi. Anayasa Mahkemesi üyeliğinden emekli olan Anayasa hukuku uzmanı Sağlam, `Bu açıklama Yargıtay Başkanı sıfatıyla yapılmamalıydı` dedi.
Başkan Arslan`ın iddiası
Arslan`ın, `Yargıtay Başkanlar Kurulu`nun düşüncelerini de yansıttığını` söylediği adli yıl açılış konuşmasında dile getirdiği iddiaya ilişkin tartışma sürüyor. Arslan, Anayasa`nın laikliğe özel önem verdiğini, bu bağlamda `başlangıç` bölümü ile 7 maddesinde laiklikle ilgili hükümlere yer vermesine karşın laikliğin açık tanımını yapmadığını söyledi. `Türkiye`nin taraf olduğu sözleşmeler ve Anayasa hükümleri birlikte değerlendirilerek laiklik ilkesi ile din ve vicdan özgürlüğünün açıklanması gerektiğini` savunan Arslan`ın konuşması, bazı eleştirilere hedef oldu.
Arslan`ın sözlerini eleştiren Prof. Dr. Sağlam, dün Cumhuriyet`te yayımlanan makalesinde Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarından örnekler vererek laikliğin tanımının yapıldığını vurguladı. Bülent Arınç`ın `TBMM Başkanı`, Arslan`ın da `Yargıtay Başkanı` sıfatıyla laikliğin tanımının bulunmadığını söyleyemeyeceğini kaydeden Sağlam, `Kişisel olarak bunu savunabilirler. Ancak Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır. Yargı organlarını da bağlar. Yüksek Mahkeme de gerekli tanımı yapmıştır. Yargıtay da bu tanımı kabullenmiştir` dedi.
Sağlam`ın işaret ettiği, Yargıtay Ceza Genel Kurulu`nun (YCGK) 2005`te verdiği kararda, Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi`nin `Din düşmanlığı terörü` başlıklı yazısının TCK`nın 312. maddesine göre suç olup olmadığı tartışıldı. Genel Kurul Eygi`yi suçlu bulduğu kararında laikliği de geniş biçimde tartıştı.
Anayasa Mahkemesi kararı
YCGK kararında, Anayasa`nın laiklikle ilgili düzenlemeleri özetlendikten sonra, Anayasa Mahkemesi`nin laikliğin tanımına yönelik yorumlarına ve Anayasa hukukçularının kaleme aldığı kaynaklara atıfta bulunuldu. Kararda, `Türk devriminin laiklikle anlam kazandığını` belirten Anayasa Mahkemesi`nin 1989`da türbanın kamusal alanda takılamayacağını içeren kararının laiklikle ilgili detaylarına da yer verildi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi`nin de Anayasa Mahkemesi`ne koşut kararlarının bulunduğunun anlatıldığı YCGK kararında `ceza yargıcının, totaliter yönetimlerin yer aldığı bir coğrafyada laik Türkiye`nin iç ve dış tehlikelere maruz kalabileceğini unutmaması gerektiği` ifade edildi.
Content analysis
Yazarlar / Engin Ardıç
Amerikan sömürgesi olduğumuza göre ara sıra başlıkları Amerikanca atabiliriz, kusura bakmayacaksınız. 'İçerik çözümlemesi' demek ama, öyle yazsam o zaman da yazı kimsenin okumadığı entel dergilerinin tuzsuz yazılarından birine dönecek.
Aslında kastettiğim 'metin tahlili'. (Yok, bu da dinci basına yakıştı.)
Anlatacağım da şu: Herhangi bir düzyazı metni, 'lafzına' değil 'ruhuna' bakarak değerlendirilir.
Örneğin, ben buraya şöyle bir cümle yazsam: Kahrolsun 'yaşasın PKK' diyenler!
Bir basın savcısı bu cümlenin içinden tırnaklı kısmını cımbızla çekip alsa, 'Engin Bey PKK'yı övdü' diye dava açsa, adama gülerler.
Oysa alınanlar, darılanlar, kızanlar, bozulanlar, 'müşteki' olanlar ve dava açanlar bulunuyor, mahkeme kapılarına gelip yumurta atanlar da çıkabiliyor. Okuduğunu doğru anlamak için asgari bir kültür ve zeka seviyesi gereklidir ve fakat bu Türkiye'de birçok kişide yoktur.
Hele bir sanat eseri, yani roman, öykü, oyun, falan filan bu tür bir dava konusu edilebilemez. Ama Türkiye'de ediliyor.
Türkiye, roman 'birinci tekil şahıs' ağzından yazılınca onu 'romancının kendisi' sananların ülkesidir de...
Roman okumayı öğrenmemekte direnecekseniz, birçok büyük yazarı da 'katil' suçlamasıyla mahkemeye verebilirsiniz: Kahramanlarını öldürmüşlerdir!
Romanlarda çeşitli kahramanların başlarına çeşitli şeyler gelir, bunlar durup durup çeşitli konularda düşüncelerini de açıklarlar. Bunlar yazarın düşünceleri değildir, yazarın yarattığı 'sanal' kişilerin düşünceleridir. Eğer ortaya atılan görüşler romanın kendi iç gerçekliğine uymuyorsa, yazar kişilerini kendi görüşlerini aktarmak için kukla gibi kullanıyorsa ortaya bir suç belgesi değil, çıksa çıksa 'kötü roman' çıkar ki, bu da savcıların değil, eleştirmenlerin ve edebiyat tarihçilerinin görev alanına girer.
Roman bir 'nasihat' yeri de değildir.
Eğer Flaubert, Rouen şehrinin papazının ağzına şuna benzer sözler yazıp Emma Bovary'ye akıl öğretseydi... Ya da Tolstoy tutup da Saint-Petersburg metropolitinin ağzından Anna Karenina'ya şöyle öğüt verdirseydi... 'Hanım kızım, kocanı aldatma, çok ayıp, ihtihar etmeyi de düşünme, günahtır'... Eserlerini katlederlerdi...
Demek ki bir romanda 'Türkiye'yi bölelim' diyenler de bulunabilir, 'Türkler bize soykırım uyguladılar' diyenler de. Bu, yazarın da o görüşte olduğu anlamına gelmez.
Yazar kendini ahmakların gazabından kurtarmak için tutsa da sözgelimi Abdullah Öcalan'a 'yaşasın Türk ordusu ve bölünmez Türk devleti' dedirtse, arkasından teneke çalmaz mıyız?
Bu durumda, kurtuluş savaşımızda geçen bir roman yazıyorsanız, bu yazdığınız 'Çılgın Türkler' tarzında bir Kemalist propaganda ürünü bile olsa, General Trikupis orada 'yahu şu Kemal Paşa ne büyük adam, ben yenilmeyi hakediyorum, bu savaş bana haramdır, ona helal olsun' şeklinde konuşamaz. General Hacıanestis de elbette 'o Kemal dedikleri adamın canına okuyacağım' gibilerden atıp tutacaktır. Sonra da ebesinini örekesini görecektir.
Gülmeyin, çünkü bunun örnekleri vardır. Örneğin Maruf Evren'in 'Teksas'ta İslam'ın Gücü' isimli, ilmi, milli, dini, manevi ve terbiyevi romanında, Amerikan başkanı Abraham Lincoln, Beyaz Saray'da verdiği bir davette, Ödemişli Mehmef Efe'nin sunulan şarabı geri çevirmesi üzerine, 'siz Müslümanların ne güzel adetleri var, keşke bizim dinimizde de şarap içmek yasak olsa' diyordu!
Eh, sen de okuyacağın romanı beyninin çapına göre seçeceksin.
Ama bir bardak suda fırtına koparman, adliye önlerinde adam kovalaman ya da onları çürük yumurta yağmuruna tutman neye yarar, biliyor musun? Kötü yazarların kendilerini senin sayende mağdur ve büyük sanatçı diye pazarlayabilmelerine çanak tutar!
[TÜRKİYE 301. MADDEYİ TARTIŞIYOR] Düşünce suçu ahlaka aykırıdır
DOÇ. DR. SAMİ SELÇUK
Hiç kuşkusuz, bir toplumda kişilerin uyması gerekli davranışlara ilişkin hukuk kurallarının saptanmasında adalet ilkeleri ile ‘ahlak kuralları’nın önemli bir yeri vardır. Bu nedenle toplumsal nitelikteki bu kurallarla, özellikle ahlak kurallarıyla hukuk kuralları arasındaki ilişkiler, hukukçular ve ahlakçılar tarafından tarihin her döneminde tartışılmıştır.
Ahlak, belli bir dönemde ve belli bir insan toplumunda oluşan, doğru/yanlış, iyi/kötü ölçütlerine/anlayışlarına göre bireylerce uyulmak gerektiğine inanılan, bireysel/toplumsal/evrensel vicdanda kaynağını bulan, çoğu kez birey doğmadan önce oluşan, toplumdan topluma ve dönemden döneme değişebilen davranış kurallarının bütünüdür. Bu bütün ve belli bir yaşam biçimi içinde insan, başka insanlarla ahlaksal ilişkiler kurar. Bu ilişkilerde, tıpkı hukuk gibi, ahlak da bir bakıma olması gereken insan davranışlarını düzenlemekte ve kodlamakta; hak ve ödevleri belirlemektedir. Ahlak da, hukuk gibi, normatif yoruma tabidir.
Bu yüzden, Kelsen’in ahlaksal değerlerin, dolayısıyla her hukukun, bir bakıma görece bir ahlak olduğunu belirten görüşünü, bireysel ve toplumsal ahlak çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Kant’ın ‘koşulsuz/kesin buyruğu’ ve formülü, hiç kuşkusuz başka ilkeleri de içerdiği için eşsiz bir evrensel kuraldır. Ötekine asla bir araç olarak davranmamamız ve onu bir araç olarak kullanmamamız gerektiğini, tersine bir amaç olarak davranmamızın zorunlu bulunduğunu belirtmektedir. Gerçi Kant’tan önce onun birçok formülleri söylenmişti. Ancak ‘koşulsuz/kesin buyruk’, Kant başka hiçbir şey söylememiş olsaydı bile onu çağımız felsefesinin (belki de) en büyük dehası yapmaya yeterdi. Kant’ın ayak izleri bugün de sürmektedir.
Her şeyden önce şunu belirtelim ki, yazılı hukuk, özellikle suç hukuku ile ahlak arasındaki bağlantıda karşımıza çıkan en önemli konu, ahlaka aykırı hukukun geçerlilik sorunudur. Bu, aslında hukukun ahlak ile sınavıdır. İki disiplin arasındaki bağlantı sorunu, yazılı hukukun biçimiyle değil de içeriğiyle ilgili olarak ele alınırsa ve hukuk da öz olarak ahlaksal bir içerik sergiliyorsa, ahlaksal bir değere ulaşılacağından genelde sorun çıkmaz. Genelde dememin nedeni, yazılı hukuk ahlaka karşıt olmadığı zaman bile kimileyin sorun çıkabilmesindendir. Gerçekten, Habermas’ın dediği gibi, yöntemlere ilişkin (yazılı) hukuk düzeni ile ilkelere ilişkin ahlaksal temel arasında, birbirlerine yollamalar yapsalar ve birbirlerini denetleseler bile, yine de bir ayrılık/gerilim ortaya çıkabilmektedir. Bu gerilimin tipik örneği, bireylerin yasalara direnmelerinin ve ‘sivil itaatsizlik’ olgusunun demokrasilerde meşruluk kazanmasında somut olarak görülmektedir. Zira sivil itaatsizlik, çağımız suç hukukunda suçu hukuka uygun kılan bir neden değildir.
Hukuk, ahlak ile uyumlu olmalı...
O halde âdil ve ahlaksal olmayan, ancak geçerliliğini ve yürürlüğünü devlet gücüyle sağlayan bir yazılı hukuk, işlevini nasıl yerine getirecektir? Gerçekten, eğer bir toplum düzeni/hukuk, ahlakın ‘yap’ diye buyurduğu davranışları yasaklar ya da tersine ahlakın yasakladığı davranışları ‘yap’ diye buyurursa, o hâlâ hukuk mudur? Bunun yanıtı hayır olmak gerekir. Çünkü, böyle bir hukuk, doğru, haklı ve âdil değildir. Bu nedenle ahlaka aykırı hukuk normlarına uyulup uyulmaması konusunda iki görüş ortaya çıkmıştır. Sokrates’çi ve Montaigne’ci anlayışa göre, bu tür yasalar yürürlükte ve geçerli olduklarına göre, elbette bağlayıcıdırlar. Bu da bir ahlaksal yükümlülüktür. Zira, olması gerekeni (sollen) amaçlayan yasalar her zaman değişebilirler. Ancak değişinceye dek çiğnenemezler. Çünkü, öznel değerlendirmelerle yazılı hukuka karşı çıkmak onaylanamaz. Nitekim, Cumhurbaşkanı Mitterrand, Fransız Devrimi’nin 200. yılında Fransız Yargıtayı’nın yeni yargı yılına başlaması dolayısıyla yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Yasayı uygulayınız. Yasa, başkalarını olduğu gibi sizleri de bağlar (...) Yasa ve adalet. Bu ikisi arasında sizler, birincisinin buyruğundasınız. İkincisinin ise güvencesisiniz. Sizin yapıtınız, yasa koyucusunun yapıtını tamamlamaktadır.”
İkinci görüşe göre ise hukuk, ahlak ile kesinkes uyumlu olmalıdır. Aksi takdirde ahlak, hukuku yararsız ve etkisiz kılabilir. Ahlaka aykırı hukuk, hukuk değildir. Ahlaksızlığa zorlayan hukuk ise bir hiçtir. Çünkü, meşru değildir. Sözgelimi, Caligula’nın atına konsüllük verdiğine ilişkin buyruğu geçerli olacak mıdır? Elbette olmayacaktır. Öyleyse, bu tür ahlaka aykırı hukuk geçerli ve yürürlükte olamaz, olmamalıdır. Daha 1764’te Beccaria şöyle diyordu: “Gerçekten, siyasal ahlak (yani hukuk), eğer insanın vazgeçilemez duyguları üzerine yaslanmazsa, ondan sürekli olarak hiçbir hayır gelmez, hiçbir yarar umulmaz. Hangi türden olursa olsun, bu esastan sapan bir yasa, her zaman sonuçta kendisini alt edecek bir direnişle karşılaşır.”
Nitekim, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Nürnberg Mahkemesi’nde insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle yargılanan sanıkların, kendi yazılı hukuk kurallarına uydukları yolundaki savunmaları reddedilmiştir. Batı Almanya mahkemeleri, kimi kararlarında Nazi yasalarının hem Bonn Anayasası ile kurulan hukuk düzenine ve hem de uygulandıkları dönemdeki hukuka aykırı olduklarına karar vermişlerdir. Aynı doğrultuda, zorunluluk durumu gibi, bencilliği dışa yansıtan, kendisi özveride bulunmayıp olayla ilgisiz ve kusursuz kişilere zarar vermeyi hukuka uygun, ancak ahlak açısından kötü gören kimi hukuksal düzenlemeler de bulunmaktadır. Bunların haklı olmadığı, hatta ahlaka aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Kimi durumlarda yasaya aykırı buyruğa karşı çıkılamamaktadır. Yani, hukukun üstünlüğü bir yana itilmiş, üstünlerin hukukuna izin verilmiştir. Bu durum, hukuka uygundur. Ancak, demokratik ahlaka aykırıdır.
301. madde kaldırılmalı; çünkü...
Halkın yargıya katılması ilkesinin jüriler aracılığıyla uygulandığı, bu nedenle kararların gerçekten halk adına verildiği ülkelerde, jüriler, toplum ahlakının ve sağduyusunun gerisine düşen yasaları uygulamamak için skandal yaratan kararlar vermekte ve yasama organını uyarmaktadırlar. Ancak, meslekten gelen yargıçların böyle bir uygulamaya yanaşmaları ödev ahlakı (deontoloji) açısından olanaksız görünmektedir. Bu nedenle jürinin bulunmadığı ülkelerde ahlaka ters düşen yasaların daha uzun ömürlü olacakları kolayca söylenebilir.
Bütün bunların bileşkesi alındığında, ahlakın suç hukukunun kültürel kaynaklarından biri olduğu açıktır. Ahlak da hukuk da değer biçici ölçütlere göre sonuçlara ulaşırlar ve olması gerekeni amaçlarlar. İkisi de normatif nitelikte birer disiplindir. Ahlaksız ve ahlaka aykırı hukuk olamaz. Siyasal suçlar, güdü açısından olumlu olsalar bile, yine suçturlar ve ahlaktan bütünüyle soyutlanamazlar. Eğer bu tür suçları ahlaka uygun görecek olursak, varsıldan çalıp yoksula veren kişiyi de ahlaklı bulmak zorundayız. Hangi ekonomik suç toplumsal ahlakla çatışmaz ki? İntihar, hiçbir toplumda onaylanmamıştır. Yetkisiz ve izinsiz silah taşıyan birinin toplumu kaygılandırmaya hakkı var mıdır? Özen yükümlülüğünü yerine getirmeyen ve tehlikeli araç kullanan biri, masum insanların yaşamını ve malvarlıklarını tehlikeye düşüren biri değil midir? Hiçbir ahlak anlayışı bunları elbette onaylayamaz. Dahası kınar. O nedenle suç hukukunun, ahlak dairesiyle hukuk dairesinin iç içe oldukları, suç hukukunun ahlakla bütünleştiği ve bu bilincin toplumda oluşması gerektiği açıktır.
Kuşkusuz her ahlak kuralı suç hukuku kuralına dönüştürülerek toplum bunaltılmamalıdır. Ancak Hart’ın dediği gibi, toplum yaşamının devlet tarafından olabildiğince korunması gereken ahlak yasası üzerine kurulması gerekir. Bu gerekçeyle çağcıl demokrasilerde, yetişkinler arasındaki eşcinsellik, piyango, gebeliği önleyici ilaç kullanma suç sayılmamış; buna karşılık, çokeşlilik, çocuk düşürme, müstehcenlik, uyuşturucu madde kullanma suç hukukunun ahlaksal boyutunu doğrular biçimde suç sayılmıştır. Bütün bunların temelinde yatan pragmatik görüş şudur: Demokratik toplum çoğulcudur. Kimi azınlık gruplarının ahlaksal kurallarını/değerlerini tanımaksızın çoğunluğun ahlaksal kurallarını/değerlerini benimsemek olanaksızdır. O nedenle her ahlaka aykırı davranış suç olarak öngörülemez. Suç olarak öngörülen davranışlar ise, sağlıklı bir suç hukukunda esasen ahlak ile bütünleşir, örtüşürler. Bütünleşemeyenler, örtüşemeyenler ise aslında ahlaka aykırı düzenlemelerdir ve suç hukukunun kapsamı dışındadırlar.
Bütün bu nedenlerle çağcıl, sağlıklı ve tutarlı bir suç hukuku, düşünceyi suç normuna dönüştüren hiçbir düzenlemeye izin vermez, veremez. Bir sistem içinde böyle bir düzenleme varsa, özünde eşyanın doğasına ve ahlaka aykırı olduğundan, suç hukukunun kapsamı dışındadır. Çünkü düşüncenin dış dünyaya yansıtılması dokunulamaz özgürlüklerden biridir; ahlaka ve dolayısıyla hukuka uygundur. Ünlü bir İtalyan hukukçunun dediği gibi, düşüncenin dış dünyaya yansıtılması özgürlüğünün kullanılmasının suça dönüştürülmesi ise ahlaka ve dolayısıyla hukuka aykırıdır. Öyleyse Ceza Yasamızdaki 216, 301 gibi bu tür hükümleri tez elden değiştirmeli, çağımızla bütünleşmeliyiz.
YARGITAY ONURSAL BAŞKANI
20.09.2006
CHP lideri Deniz Baykal ile Meclis'teki odasında sohbet ederken, Papa 16. Benedict'in, Hz. Muhammed için söylediği sözlere dikkat çekti:
"Papa artık Avrupa Birliği'nin sorunudur" deyip ekledi:
"Papa'ya AB içinden tepki gelecek mi, gelmeyecek mi? AB bir Hıristiyan kulübü mü olacak, yoksa çok kültürlülüğü mü kabul edecek; AB'nin Papa'ya tavrı bunu belirleyecek..."
Baykal'ın AB konusundaki tepkisi bununla sınırlı olmadı.
Türk Ceza Kanunu'nun 301'inci maddesi konusunda da, Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile aynı görüşleri dile getirdi:
"Henüz 301 ile ilgili uygulamada ortaya çıkan bir dava sonucu yok. Durum böyle iken her aşamada AB istiyor diye burada sürekli kanun değiştirir duruma gelmemiz doğru olmaz..."
TCK 301'den açılmış davaların çoğunluğunun beraat ile sonuçlandığını anımsattı.
Ancak bu aşamada Başbakan Tayyip Erdoğan'ı da eleştirmekten geri durmadı. Erdoğan'ı, "Devletin policysi (politikası) üzerinden, kendi PR'ını (propagandasını) yapıyor" diye eleştirdi.
AB konusunda birçok alanda yanlış adımların atıldığını, bunun tek sorumlusunun da Erdoğan olduğunu söyledi.
Örnek olarak da dün Meclis'e görüşülen yasalar arasında yer alan Vakıflar Yasası'nı gösterdi.
Bu aşamada Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, yasa ile Lozan Antlaşması'nın delindiğini söyleyince, Baykal, "Sadece o olsa" deyip devam etti:
"Lozan'ı deldiğini Başbakan itiraf etti. Ortodoks Kilisesi'ne Türk vatandaşı olmayanları getirerek Yunanistan'a jest yaptıklarını, buna rağmen Karamanlis 'in Türkiye'ye resmi ziyaretini yapmadığını söylüyor. Jesti nasıl yapmış; Lozan'ın, 'Kilise'ye Türk vatandaşları seçilir' maddesini delerek. Bari, futbolcular gibi önce Türk vatandaşlığına geçirseydi. Onu bile yapmadı..."
Baykal'a göre, hükümet bu tutumları dolayısıyla oy kaybediyor, "Artık kimse AKP yükseliyor" diyemiyor.
Baykal'a göre iktidar partisi milletvekilleri için sadece Karadeniz değil, Ege de tekin bir yer olmaktan çıktı.
CHP lideri bunları söylemekle birlikte başka bir soruya yanıt verirken, bazı bakanlarla olması gereken kadar bir ilişki içinde olduklarını da gizlemedi.
Örnek olarak Adalet Bakanı Cemil Çiçek'i gösterdi.
Baykal ile konuştuktan sonra kulise indiğimizde Çiçek ile karşılaştık.
TCK'nın 301'inci maddesini konuşurken gördük ki Baykal ile aynı paralelde...
Çiçek, AB ülkelerinde de 301 benzeri maddelerin bulunduğunu belirtti.
TCK'da yapılan değişiklikle 301'in AB ülkelerindeki hale getirildiğini söyledi.
AB'den bugün farklı yaklaşımlar geldiğini belirterek biraz da tepki dolu ses tonuyla devam etti:
"Artık AB istiyor diye bir şeyleri dayatarak değişiklikler yapmanın anlamı yok. Aynı madde kendilerinde de var. Türkiye'de gözaltı 4 gün olunca olay olacak, İngiltere'de 28 güne ses çıkarılmayacak. Türkiye'de eylem yapan terörist iade edilmeyecek, gerekçe yaratılacak. Bu kadar da fazla."
Ve sonraki cümlesinde tepkisi daha da yükseldi:
"Bu kadar baskının da anlamı yok artık. Hele ki Papa'nın son sözlerinden sonra Türkiye'de bugün bir oylama yapılsa, AB'ye girmeme, yani aleyhinde oy çıkar. Herkes hayır der. AB buna dikkat etmeli..."
Hükümet Sözcüsü ve ana muhalefet liderinin kulisteki tepkileri sürerken, Meclis genel kurulu AB yasalarını çıkarmak için hararetle çalışıyordu.
ERGUN BABAHAN/SABAH
Çocukları 13 yaşındayken bile işlediği suçlar için ölüme mahkum edip kafasını kesiyorlar. 29 Ocak 2006 tarihli Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Komitesi'nin raporuna göre halen 126 çocuk idam edilmeyi bekliyor.
Çünkü yargıçların çocukları yetişkin gibi yargılama konusunda geniş bir yetkisi var.
Hukuk sistemi diye bir şey yok. Düzgün yasal bir sistem olmadığı için ne hükümet ne yargıçlar ve doğal olarak ne de sıradan vatandaşlar neyin suç, neyin serbest olduğunu bilmiyor.
Cezalar da buna göre değişiyor. Aynı suç 10 kırbaç cezası alabileceği gibi, infazı haftalar hatta aylara yayılan 1000 kırbaç cezası da olabiliyor.
Uluslararası temel anlaşmaları onaylamış durumdalar. Mesela İşkence ve Diğer Kötü Muameleye Karşı Konvansiyon'u 1997'de kabul etmişler ama bu anlaşmaların şeriat yasasına aykırı buldukları hükümlerini uygulamamakta kendilerini serbest bırakmışlar.
Bunun sonucunda da gözaltında kötü muamele, işkence alabildiğine yaygın. Mahkemeler itirafı en önemli delil saydığı için polis zanlıdan itiraf elde etmek için her yolu deneyebiliyor.
Mahkemeler ve hükümet yasaların vatandaşlara sağladığı en sınırlı korumayı bile dikkate almadığı için zanlılara gözaltında ve duruşmalarda avukat bulundurma hakkı tanınmıyor. Keyfi gözaltı süresi uygulanıyor.
İfade özgürlüğü diye bir şey yok.
Toplantı özgürlüğü doğal olarak hak getire.
Sıkıysa dernek kurmaya kalk. Bunu en son Mart 2004'te deneyen 14 kişi altı ila dokuz yıl arası hapse çarptırıldı.
Kadının adı gerçekten yok. Mimarlık, avukatlık, mühendislik gibi işler kadınlar için tehlikeli sayıldığından bu işleri yapması olanaksız.
Kadınlar eş, baba, kardeş gibi bir erkek yakınlarının yazılı izni olmadan evden çıkamıyor. Sokağa çıktığında giysisinden, izin kağıdına kadar din polisinin denetimi altında.
Yerel seçimlerde aday olma veya oy kullanma hakları da yok.
Almanya'daki Türklerin durumundan şikayet edenler bu ülkeye baksın. İşverenin ilk icraatı göçmen işçinin pasaportuna el koymak oluyor. İşçiler belirsiz saatlerde köle gibi çalıştırılıyor ve ücretleri aylarca ödenmiyor.
Vatandaş olmayanlara devlet okulları ve hastaneleri hizmet vermiyor. Son olarak yıllardır bu ülkede bulunan, hatta bu ülkede doğmuş 100 bin Çadlı'nın oturma izni iptal edildiği için bu insanlara, çocuklarına ve yakınlarına hastanelerde acil servis hizmeti bile verilmiyor. İnsan hakları örgütlerinin elinde hastane kapısında ölen insanların listesi var.
Müslümanız diyor ama kendi gibi inanmayan Müslümanlara düşman gözüyle bakıyor. Özellikle Şiiler ve İsmaili mezhebinden olan politik ve ekonomik dışlanmaya maruz kalıyor.
Ülkenin Şii nüfusunun hakim olduğu doğu eyaletinde bile etkin konumda bir tek Şii bulunmuyor.
Ülkelerinde Müslüman gibi yaşayıp dışarıda kumar, içki masalarının başlıca müdavimi oluyorlar. Fahişelere en iyi parayı onlar veriyor.
Bu ülke Suudi Arabistan.
Şimdi bu ülkenin kralı kalkmış, bizim Boğaz'ın son kalan yeşilini yağma etmeye kalkıyor.
Hükümet de onun için imar yasasını değiştirmeye çalışıyor.
Biz İstanbul'da böyle bir sabıkası olan komşu istemiyoruz.
CUMHURİYET / POLİTİKA GÜNLÜĞÜ /HİKMET ÇETİNKAYA
5 Trilyona Aldılar 18.5 Trilyona Sattılar...
Ben bu öyküyü bir yıl önce yazmıştım; bugün hangi aşamaya geldi, neler oldu, bir bakalım:
5 Trilyona Aldılar 18.5 Trilyona Sattılar...
Ben bu öyküyü bir yıl önce yazmıştım; bugün hangi aşamaya geldi, neler oldu, bir bakalım:
Sümerbank'ın Manisa Pamuklu Mensucat Fabrikası 1960 yılında açılmıştı...
Demek ki 46 yıl önce kurulmuş...
Pamuklu Mensucat 'ın Manisa Ortak Girişim Grubu'na satışı ise TBMM Başkanı ve AKP Manisa Milletvekili Bülent Arınç 'ın desteği ve 13 Haziran 2005 tarihinde Özelleştirme İdaresi'nin 2005/67 sayılı kararıyla gerçekleşti.
Kaça satılmıştı Manisa Mensucat? 3 milyon 750 bin dolara yani 5 trilyon TL'ye...
Manisa Pamuklu Mensucat Fabrikası'nı satın alan girişim grubu 53 ortaklıydı. Grubu kuranlar arasında belediye, ziraat, esnaf odaları bulunuyordu. Altı kurumun pay oranı ise yüzde beşti.
Fabrikanın Manisa 'nın içinde 145 bin metrekare arsası ve arsa üzerinde atıl tesisleri yer alıyordu.
Özelleştirme İdaresi parasını vererek özel imar düzenlemesi yaptırdı ve 90 bin metrekaresini Manisa Ortak Girişimi'ne verdi.
Fabrikanın hurdaları alıcılar tarafından 900 milyara satıldı, 160 milyar lira KDV devlete ödenmedi. Ayrıca kurumun devletten 500 milyar alacağı, geçmiş yıllara ilişkin bilanço üzerinde 40 trilyon lira kaybı bulunuyordu.
Bu ne demekti?
Şirket 40 trilyon kâr edene dek devlete bir kuruş bile vergi ödemeyecekti...
Türkiye bir vurgun ve kapkaç düzeni miydi?
CHP Manisa Milletvekili Hasan Özen bakın ne diyor:
''Türkiye bu özelleştirmede AKP'nin 'Babalar gibi satarım' anlayışıyla bir koyup 13 alma düzenini yaşıyor...''
Hasan Özen işin peşinde!..
Diyor ki:
''Başbakan Erdoğan 'ın yolsuzluk damarlarını kestik açıklaması gerçeği yansıtmıyor. Kestikleri damarları kendi yandaşlarına bağlayıp onları besliyorlar. Mensucat Fabrikası'nı 5 trilyon liraya aldılar. 900 milyar liraya hurdasını sattılar. 90 bin metrekare arsanın 55 bin metrekaresini Kipa Tesca Şirketi'ne 18.5 trilyon liraya verdiler.''
Vurguna bakın siz!..
Olay bir soygun!..
Manisa Asliye Hukuk Mahkemesi 'nin saptaması ise açık:
''Bilirkişi raporuna göre, Manisa Pamuklu Mensucat'ın değeri asgari 48 trilyon liradır...''
Bunun üzerine pay sahiplerinden Taner Yönder Danıştay'a başvurup satışın durdurulmasını istiyor...
Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 13 Mayıs 2005'te 2005/67 sayılı kararın yürütmesinin durdurulmasına oybirliği ile karar veriyor...
Türkiye Cumhuriyeti bir demokratik hukuk devleti midir?
O zaman sorunun yanıtına siz karar verin...
Davacı Taner Yönder'in avukatı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'na ''yargı kararının uygulanması'' istemini içerir yasal başvurusunu vermesine karşın şu ana dek hiçbir işlem yapılmıyor...
Acaba neden hukuk çiğneniyor Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nca?
Manisa'nın AKP'li Belediye Başkanı Bülent Kar , ''Çamur at izi kalsın'' yöntemiyle Taner Yönder'i suçluyor:
''Davayı açan arkadaş bazı arkadaşlara 2 trilyon verin davadan vazgeçeyim demiş...''
Dava şimdilerde Danıştay 13. Dairesi'nde görüşülecek...
Türkiye'de hukuk çiğneniyor...
Türkiye'de AKP yandaşlarını besliyor...
AKP'li Belediye Başkanı Bülent Kar, ''Danıştay 13. Dairesi'nde esastan görüşülecek dava lehimize sonuçlanacak'' diyor.
AKP'li Belediye Başkanı yargıyı etkileme gücünü kimden buluyor?..
CHP Milletvekili Hasan Özen , Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı 'na Özelleştirme İdaresi Başkanlığı hakkında suç duyurusunda bulundu...
Manisa 'da halkın malı birilerine peşkeş çekildi...
Bir koyup 13 alma dönemi!..
Manisa 'da yaşanan olay yolsuzluk değil de nedir?
Türkiye'de hukuk çiğneniyor hukuk!..
Bergama Ovacık'taki ''Siyanürlü Altın'' tesislerinde hukuk çiğneniyor, Manisa Pamuklu Mensucat'ta da...
Manisa'da sadece ''yolsuzluk'' tartışılmıyor. Tarikatçı örgütlenme Manisa'yı kuşatıyor.
Zonguldak 'ta, Trabzon 'da, Erzurum 'da sağlık müdürlüğü yardımcılıklarına imamlar atanıyor... Yatılı bölge ilköğretim okullarında okuyan öğrenciler imam hatip liselerine yönlendiriliyor...
2006 yılının Türkiyesi işte bu durumda!..
Bu elektrik özelleştirmeleri yargı duvarına çarpacak
İLÜSTRASYON: HİCABİ DEMİRCİ
Özelleştirme ihaleleri sadece yatırımcıları değil, devletin malı satıldığından, tüm halkı ilgilendirir. Bu yüzden elektrik özelleştirmelerinde, ihalelerin asli unsurlarından 'ön yeterlilik kriterleri'nin tüm vatandaşlarla o bölgenin elektrik tüketicilerine duyurulması şart
SÜLEYMAN YAŞAR (Arşivi)
Elektrik dağıtım özelleştirmesi başladı. Özelleştirme İdaresi, İstanbul Anadolu Yakası, Sakarya ve Başkent Elektrik Dağıtım anonim şirketlerinin özelleştirme ilanlarını vererek yatırımcıları ihaleye davet etti. Elektrik dağıtımı özelleştirilecek bu üç bölge 12 ili kapsıyor ve Türkiye toplam elektriğinin yüzde yirmisini tüketiyor. Üç bölgede tüketilen elektrik miktarının parasal değeri yılda 2 milyar dolara ulaşıyor.
Ülkelerin elektrik dağıtımını özelleştirmelerinin genel gerekçesini yüksek oranlı elektrik kayıp ve kaçakları oluşturur. Yüksek oranlı kayıp ve kaçaklar ülke ekonomisini zora sokar, kaynakların israfına neden olur. Elektrik dağıtımında kayıpların nedeni yatırım eksikliği, kaçakların nedeni ise denetimsizlik ve yolsuzluktur. Elektrik dağıtımının özelleştirilmesi, bir anlamda devletin etkin yönetemediği elektrik dağıtımının özel sektör tarafından daha iyi yapılacağı inancına dayanır.
Ülkelerin elektrik dağıtımını özelleştirmelerinin genel gerekçesini yüksek oranlı elektrik kayıp ve kaçakları oluşturur. Yüksek oranlı kayıp ve kaçaklar ülke ekonomisini zora sokar, kaynakların israfına neden olur. Elektrik dağıtımında kayıpların nedeni yatırım eksikliği, kaçakların nedeni ise denetimsizlik ve yolsuzluktur. Elektrik dağıtımının özelleştirilmesi, bir anlamda devletin etkin yönetemediği elektrik dağıtımının özel sektör tarafından daha iyi yapılacağı inancına dayanır.
Sorunsuz bölge özelleştiriliyor
Özelleştirmeye gerekçe olarak gösterilen kayıp ve kaçak oranı bu üç bölgede ortalama yüzde 11.2 düzeyinde. Kayıp ve kaçağın Türkiye ortalaması ise yüzde 17.8 oranında.
O halde dağıtımı özelleştirilecek bölgelerin kayıp ve kaçak oranları Türkiye ortalamasının oldukça altında bulunuyor. Hatta oranlar AB ülkelerine yakın bir düzeyde seyrediyor. O zaman üç bölgenin elektrik dağıtımının özelleştirilmesinin gerekçesi nedir? Bu bölgelerde elektrik dağıtımında kayıp ve kaçak oranları düşük olduğuna göre demek ki, devlet bunların yönetiminde yetersiz değil. O zaman dağıtımın özelleştirilmesinin gerçek gerekçesi devletin gelir elde etme arzusudur. Hükümetler gayet tabii kamu giderlerini karşılamak için özelleştirme gelirlerine başvurabilirler. En yüksek özelleştirme geliri hangi 'ihale yöntemiyle' elde edilecekse o yöntemi seçerler.
Özelleştirme ihale yöntemleri iki ana başlığa ayrılır. Bunlar 'müzayede' ve 'pazarlık' yöntemleridir. Müzayede yöntemi, kendi içinde İngiliz müzayedesi, Hollanda müzayedesi, kapalı zarf ilk fiyat ve kapalı zarf ikinci fiyat olmak üzere dört türlüdür. Özelleştirme Uygulamaları Hakkındaki Yasa'ya göre, Türkiye'de müzayede yöntemlerinden İngiliz müzayedesi ve kapalı zarf ilk fiyat müzayedesi ile pazarlık yöntemi uygulanmaktadır. Hollanda müzayedesi ve kapalı zarf ikinci fiyat müzayedesi uygulanmaz. Çünkü bizim devlet ihalelerinde ekonomik etkinlikten ziyade hukuki şekil şartları ön planda tutulur. Böyle olunca ekonomik etkinlik sağlayacak yöntemler üzerine pek çalışılmaz.
Özelleştirme İdaresi'nin bu üç elektrik dağıtım bölgesinin özelleştirilmesi için gazetelere verdiği ilanlarda ihale yöntemi olarak; kapalı zarf içerisinde teklif almak ve görüşmeler yapmak suretiyle 'pazarlık usulü' seçildi. Eğer İhale Komisyonu uygun görürse, ihale, pazarlık görüşmesi devam eden teklif sahiplerinin katılımıyla 'açık artırma' suretiyle sonuçlandırılacak. Bu ifadede üç ihale yönteminin olduğunu görüyoruz. Biribirini takip eden üç ihale yöntemi sırasıyla kapalı teklif ilk fiyat, pazarlık ve ardından açık artırma olacak. Özelleştirme İdaresi bu yöntemleri tek başına veya birlikte kullanarak ihaleyi yapabilecek. Fakat Özelleştirme İdaresi bu yöntemleri kullanırken ekonomik etkinlik ve hukuki şekil şartları açısından tutarlı olmak zorundadır.
Özelleştirmeye gerekçe olarak gösterilen kayıp ve kaçak oranı bu üç bölgede ortalama yüzde 11.2 düzeyinde. Kayıp ve kaçağın Türkiye ortalaması ise yüzde 17.8 oranında.
O halde dağıtımı özelleştirilecek bölgelerin kayıp ve kaçak oranları Türkiye ortalamasının oldukça altında bulunuyor. Hatta oranlar AB ülkelerine yakın bir düzeyde seyrediyor. O zaman üç bölgenin elektrik dağıtımının özelleştirilmesinin gerekçesi nedir? Bu bölgelerde elektrik dağıtımında kayıp ve kaçak oranları düşük olduğuna göre demek ki, devlet bunların yönetiminde yetersiz değil. O zaman dağıtımın özelleştirilmesinin gerçek gerekçesi devletin gelir elde etme arzusudur. Hükümetler gayet tabii kamu giderlerini karşılamak için özelleştirme gelirlerine başvurabilirler. En yüksek özelleştirme geliri hangi 'ihale yöntemiyle' elde edilecekse o yöntemi seçerler.
Özelleştirme ihale yöntemleri iki ana başlığa ayrılır. Bunlar 'müzayede' ve 'pazarlık' yöntemleridir. Müzayede yöntemi, kendi içinde İngiliz müzayedesi, Hollanda müzayedesi, kapalı zarf ilk fiyat ve kapalı zarf ikinci fiyat olmak üzere dört türlüdür. Özelleştirme Uygulamaları Hakkındaki Yasa'ya göre, Türkiye'de müzayede yöntemlerinden İngiliz müzayedesi ve kapalı zarf ilk fiyat müzayedesi ile pazarlık yöntemi uygulanmaktadır. Hollanda müzayedesi ve kapalı zarf ikinci fiyat müzayedesi uygulanmaz. Çünkü bizim devlet ihalelerinde ekonomik etkinlikten ziyade hukuki şekil şartları ön planda tutulur. Böyle olunca ekonomik etkinlik sağlayacak yöntemler üzerine pek çalışılmaz.
Özelleştirme İdaresi'nin bu üç elektrik dağıtım bölgesinin özelleştirilmesi için gazetelere verdiği ilanlarda ihale yöntemi olarak; kapalı zarf içerisinde teklif almak ve görüşmeler yapmak suretiyle 'pazarlık usulü' seçildi. Eğer İhale Komisyonu uygun görürse, ihale, pazarlık görüşmesi devam eden teklif sahiplerinin katılımıyla 'açık artırma' suretiyle sonuçlandırılacak. Bu ifadede üç ihale yönteminin olduğunu görüyoruz. Biribirini takip eden üç ihale yöntemi sırasıyla kapalı teklif ilk fiyat, pazarlık ve ardından açık artırma olacak. Özelleştirme İdaresi bu yöntemleri tek başına veya birlikte kullanarak ihaleyi yapabilecek. Fakat Özelleştirme İdaresi bu yöntemleri kullanırken ekonomik etkinlik ve hukuki şekil şartları açısından tutarlı olmak zorundadır.
Tutarsızlıklar
İşte bu noktada Özelleştirme İdaresi'nin ihale ilanlarıyla bu ilanların eki durumunda olan Lazard Firması'nın hazırladığı Bilgi Dökümanı arasında tutarsızlık bulunuyor. Özelleştirme İdaresi'nin web sitesinde yayımlanan Lazard dokümanında; "İhaleye katılanların, dağıtım şirketlerinin mevcut ve fiili durumu hakkında ihalenin her aşamasında ve hisse satış sözleşmesinin imzalanması sırasında tam bilgi sahibi olduğu ve bu bilgi dahilinde teklif vererek hisse satış sözleşmesini imzaladığı kabul edilir" deniliyor. Bu ifadeyi yazdıktan sonra ihalede pazarlık usulü kullanmanın mantığı nedir? Neyin pazarlığı yapılacaktır? Çünkü, ihale dokümanında kullanılan ifade, tekliflerin tam bilgi sahibi olunduktan sonra verileceğini söylüyor. O halde yapılacak pazarlık görüşmeleri yatırımcılar arasında siyasi bir tercih yapmaktan öteye geçmeyecektir. Zaten pazarlık usulünün sakıncalı tarafı, siyasi tercihlerin özelleştirmelerde ekonomik ölçülerin önüne geçmesinden kaynaklanır.
İşte bu nedenle, üç dağıtım bölgesinin özelleştirilmesinde pazarlık usulünün kullanılması sakıncalıdır. Çünkü, ihaleye konu olan bölgelerde kayıp ve kaçak oranları düşüktür. Yönetimlerinde yetersizlik yoktur ve ayrıca ihale dokümanında yatırımcının yeterli bilgi alarak teklif verdiği baştan kabul edilmektedir. Bu nedenle bu ihalenin doğrudan müzayedeye geçilerek yapılması yatırımcılar ve ülke ekonomisi için en olumlu sonucu verecek yöntemdir. Müzayede yöntemi olarak noter huzurunda 'kapalı teklif ilk fiyat' yöntemiyle ihalenin yapılması kaynakların etkin dağılımı açısından da en uygun yöntem olacaktır.
İşte bu noktada Özelleştirme İdaresi'nin ihale ilanlarıyla bu ilanların eki durumunda olan Lazard Firması'nın hazırladığı Bilgi Dökümanı arasında tutarsızlık bulunuyor. Özelleştirme İdaresi'nin web sitesinde yayımlanan Lazard dokümanında; "İhaleye katılanların, dağıtım şirketlerinin mevcut ve fiili durumu hakkında ihalenin her aşamasında ve hisse satış sözleşmesinin imzalanması sırasında tam bilgi sahibi olduğu ve bu bilgi dahilinde teklif vererek hisse satış sözleşmesini imzaladığı kabul edilir" deniliyor. Bu ifadeyi yazdıktan sonra ihalede pazarlık usulü kullanmanın mantığı nedir? Neyin pazarlığı yapılacaktır? Çünkü, ihale dokümanında kullanılan ifade, tekliflerin tam bilgi sahibi olunduktan sonra verileceğini söylüyor. O halde yapılacak pazarlık görüşmeleri yatırımcılar arasında siyasi bir tercih yapmaktan öteye geçmeyecektir. Zaten pazarlık usulünün sakıncalı tarafı, siyasi tercihlerin özelleştirmelerde ekonomik ölçülerin önüne geçmesinden kaynaklanır.
İşte bu nedenle, üç dağıtım bölgesinin özelleştirilmesinde pazarlık usulünün kullanılması sakıncalıdır. Çünkü, ihaleye konu olan bölgelerde kayıp ve kaçak oranları düşüktür. Yönetimlerinde yetersizlik yoktur ve ayrıca ihale dokümanında yatırımcının yeterli bilgi alarak teklif verdiği baştan kabul edilmektedir. Bu nedenle bu ihalenin doğrudan müzayedeye geçilerek yapılması yatırımcılar ve ülke ekonomisi için en olumlu sonucu verecek yöntemdir. Müzayede yöntemi olarak noter huzurunda 'kapalı teklif ilk fiyat' yöntemiyle ihalenin yapılması kaynakların etkin dağılımı açısından da en uygun yöntem olacaktır.
İlanlardaki eksiklikler
Ayrıca, özelleştirme ihaleleri sadece yatırımcıları ilgilendirmez. Devletin malı satıldığı için tüm vatandaşları ve o bölgelerin elektrik tüketicilerini de doğrudan ilgilendirir. Bu nedenle özelleştirme ihalelerinde ihalenin esaslı unsurlarından olan ön yeterlilik kriterlerinin tüm vatandaşlara ve bölgenin elektrik tüketicilerine duyurulması gerekir. Oysa verilen ihale ilanlarında, ihaleye katılabilecek yatırımcıların teknik ve mali özelliklerini içeren ön yeterlilik kriterleri ana unsurlarıyla duyrulmadı. Bu duyurunun yapılmaması kamuoyundan bilgi saklanması anlamına gelir. Bu bilgilerin ihale dokümanı ve şartnamede yer aldığı ileri sürülebilir fakat ihale belgeleri parayla satıldığı için herkesin ihale belgelerini satın alıp bilgiye ulaşması mümkün olamaz.
O halde Türkiye'nin elektriğinin yüzde 20'sini tüketen üç bölgenin her biri elektrik tüketicisi olan vatandaşlarını ihalenin esas unsurları itibarıyla bilgilendirmek gerekir. Bu arada 'pazarlık usulü'nün bu ihalede siyasi ve subjektif tercihlere neden olmasının ötesinde herhangi bir fonksiyonu olamaz. Çünkü pazarlık usulünün uygulamasını gerektirecek hiçbir neden yoktur. İhale, yatırımcılara eşit seviyede duracak şeffaf müzayede yöntemlerinden birisiyle yapılmalıdır. Aksi takdirde içinde taşıdığı bu kırılganlıklar nedeniyle yargıya yapılacak başvurularda elektrik dağıtım ihalelerinin şimdiden iptal edilebileceği söylenebilir. RADİKAL
Ayrıca, özelleştirme ihaleleri sadece yatırımcıları ilgilendirmez. Devletin malı satıldığı için tüm vatandaşları ve o bölgelerin elektrik tüketicilerini de doğrudan ilgilendirir. Bu nedenle özelleştirme ihalelerinde ihalenin esaslı unsurlarından olan ön yeterlilik kriterlerinin tüm vatandaşlara ve bölgenin elektrik tüketicilerine duyurulması gerekir. Oysa verilen ihale ilanlarında, ihaleye katılabilecek yatırımcıların teknik ve mali özelliklerini içeren ön yeterlilik kriterleri ana unsurlarıyla duyrulmadı. Bu duyurunun yapılmaması kamuoyundan bilgi saklanması anlamına gelir. Bu bilgilerin ihale dokümanı ve şartnamede yer aldığı ileri sürülebilir fakat ihale belgeleri parayla satıldığı için herkesin ihale belgelerini satın alıp bilgiye ulaşması mümkün olamaz.
O halde Türkiye'nin elektriğinin yüzde 20'sini tüketen üç bölgenin her biri elektrik tüketicisi olan vatandaşlarını ihalenin esas unsurları itibarıyla bilgilendirmek gerekir. Bu arada 'pazarlık usulü'nün bu ihalede siyasi ve subjektif tercihlere neden olmasının ötesinde herhangi bir fonksiyonu olamaz. Çünkü pazarlık usulünün uygulamasını gerektirecek hiçbir neden yoktur. İhale, yatırımcılara eşit seviyede duracak şeffaf müzayede yöntemlerinden birisiyle yapılmalıdır. Aksi takdirde içinde taşıdığı bu kırılganlıklar nedeniyle yargıya yapılacak başvurularda elektrik dağıtım ihalelerinin şimdiden iptal edilebileceği söylenebilir. RADİKAL
Dr. Süleyman Yaşar: Eski ÖİB Başkanvekili, İstanbul Üniversitesi öğretim görevlisi
Basında Yargı Haberleri ...
|
Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına,
( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)
|
OZDERIN,M.
|
msn: ozderin@hotmail.com
|
